XV. yüzyıl sonları ve XVI. yüzyıl başları İslam dünyası için Batı’da bir güneşin batışı, Doğu’da ise bir güneşin doğuşunu simgeler. Bir tarafta Osmanlı Devleti; nüfuzunu, Anadolu sınırlarını aşarak Avrupa ve Afrika ülkelerine ulaştırmış, üç kıtaya hükmeden bir cihan devletine dönüşmüştü. Diğer tarafta ise; sekiz asır boyunca Müslümanların yurdu olmuş, İslam Medeniyeti’nin gözbebeği Endülüs, Hıristiyan işgalleri ile Müslüman yurdu olma hüviyetini yitirmiş, o medeniyet birikimi yerini şiddet ve karmaşaya bırakmıştı. Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da ilk meyvelerini verdiği sırada, İspanya’da yaklaşık 7 asır önemli bir medeniyet hamlesi yapan Müslüman hâkimiyeti giderek daralmış, Endülüs’te İslam hâkimiyetinin son temsilcisi Beni Ahmer Devleti; Gırnata, Meriyye ve Mâleka gibi dar bir alan içine sıkışmıştı. Oldukça güç şartlara rağmen yaklaşık iki buçuk asrı aşan bir süre Endülüs’te İslam hâkimiyetinin son temsilcisi olmuşlar, ayrıca El-Hamra sarayı gibi eşsiz güzelliğe sahip bir eserin de yapımını üstlenmişlerdir. 

Ancak bu dönemde sınırların daralması ve ‘Reconquista’ hareketinin tamamlanması, Müslümanların zayıflığını fırsata çevirip değerlendiren Kastilya ve Aragon Krallıkları’nın, evlilik yolu ile güçlerini birleştirmeleri, İspanya ve Hıristiyanların birliği için, son kale Gırnata Emirliği’nin de Müslümanların büyük bir gayret sarf ederek yaptıkları müdafaalarına rağmen, 1492’de teslim alınması, İslam hâkimiyetinin Endülüs’teki son nefesini de tüketmişti. Bahsettiğimiz hadise sonrası, Hıristiyanların baskısı ile büyük bir kitle göç etmek zorunda kaldı. Bölgede yaşayan Müslümanların bir kısmı ise, Hıristiyan idarecilerin, can ve mal güvenliği konularında verdiği teminata güvenerek kendi topraklarında yaşamını sürdürmek istediler. Ancak göz ardı edilen bir durum vardı ki, o da İspanya’da Katolik inancı dışında hiçbir unsura yaşam hakkının tanınmayacağı gerçeğiydi. Geçmişte yaşanan ve Yahudilere uygulanan tahammülsüzlüğün tarihsel süreçte bilindiği vaki olsa da öz vatanında yaşama güdüsü insanları canlı tutan temel dinamiklerdendi. Verilen taahhütlere uyulması bir yana, çok geçmeden Müslümanlara karşı, tıpkı Yahudilere uygulandığı gibi, ciddi bir Hıristiyanlaştırma süreci başladı. Neticede çok sayıda Müslüman, ya sürgüne gidecek imkâna sahip olmadığından ya da mevcut baskıların bir gün sona ereceği beklentisiyle, şeklen de olsa vaftize boyun eğdi. İlim ehlinden ve varlıklı kesimden olan birçok Müslüman sürgünü tercih etti. Bu arada vaftiz edilen Müslümanların, yani ‘moriskoların’ İslâm’la ilişkilerini kesmek için dinî eserler toplatıldı ve imha edildi, mescitler kiliseye çevrildi, İslam’la ilgili tüm ibadet ve görüntüler yasaklandı.

İspanya’da, görüldüğü üzere böylesi acı bir süreç devam ederken, Osmanlı Devleti’nin gelişen olaylara, işkenceye maruz kalan Endülüslülerin durumuna karşı, nasıl tavır takındığı akla gelmektedir. Zira İstanbul’un fethi gibi başarılı hadiseler, Endülüs’ün son kalesi Beni Ahmer emirliğinde büyük bir sevinçle karşılanmış, Müslümanların yüreğinde bir umut uyandırmıştı. Bu hususu göze alan Müslümanlar, 1487 yılında Osmanlı Padişahı II. Bayezid’e bir elçi gönderip şehirlerine kasteden Aragon ve Kastilya Krallıkları’na karşı yardım talep etmişlerdi. Ancak biraz önce bahsettiğimiz İstanbul’un fethi hadisesi vuku bulmuş olsa da bu durum, devletin her dönemde doğrusal bir istikrar ve kuvvete sahip olacağı manasını doğurmaz. Osmanlı Padişahı, bu sırada bir iç mesele olarak kardeşi Cem’le, bir dış mesele olarak da Memlükler’le meşgul hâlde olduğundan ilk etapta istenilen yardımı yollayamamıştır. Ancak baskı ve şiddet giderek arttığından 1502 yılında tekrar Padişah’a müracaat eden Endülüslülere, ünlü denizci Kemal Reis kumandasında bir donanma Akdeniz’e yollanmış, bu suretle Kemal Reis, kaptanlıktaki maharetini de kullanarak İspanya kıyılarını ateş altına almış, Endülüslü Müslümanların bir kısmını kurtararak Kuzey Afrika’ya taşımayı başarmıştır. Kemal Reis, yine ünlü korsanlardan Barbaros ve ağabeyi Oruç Reis’le birlikte, Akdeniz’de önemli bir güç haline gelmeye başlamışlar ve Osmanlı himayesine girerek güçlerini pekiştirmişlerdir. Kanunî Sultan Süleyman devrinde İspanya Kralı Şarlken’in zulmüne karşılık, Barbaros’un 1530 tarihli seferi ile 70.000 Müslüman’ı zulümden kurtararak, Cezayir başta olmak üzere çeşitli İslam beldelerine yerleştirmiştir. Yine Kanunî Döneminde Turgut, Piyâle ve Sâlih Reisler de Osmanlı donanmasıyla İspanya kıyılarına sayısız sefer düzenlediler ve çok sayıda Endülüslü Müslüman’ı Kuzey Afrika’ya taşıdılar. Burada Padişah’ın doğrudan İspanya’ya karşı bir sefer yerine stratejik açıdan, ‘moriskoları’ dikkate alan bir politika izlediği görülmektedir. Padişah, önce Kuzey Afrika ve Akdeniz’e yerleşmek, ardından da ‘morisko’ meselesine bir çare bulmak fikrindeydi. Nitekim Trablusgarb, Cerbe ve Malta’nın alınması zaman zaman İtalya ve İspanya kıyılarının vurulması bu yolda atılmış adımlardı. Sonraki süreçte her ne kadar II. Selim’in sultanlığında yardımlara çalışılsa da hem iç ve dış meseleler hem de yardım için Kılıç Ali Paşa komutasında gönderilen donanmanın fırtına engeline takılması yardıma fırsat vermemiş, bu suretle yardım gönderilememişti. Zaten İspanyol yönetimi, ‘moriskolar’ ve Osmanlılar arasındaki ilişkilerin varlığını iyi bildiği için, Müslümanların son halkası üzerinde ciddi bir kontrol mekanizması ile bölge dışındaki iletişimlerini yine Akdeniz Sahili ile de ilişkilerini kesmek için farklı tedbirlere başvurmuştur. Bunun yanında Osmanlı Devleti’nde ise devlet, kendi iç ve dış meselelerinin yoğun etkisi altında bir sürece girmişti. XVI. yüzyılın son yıllarına doğru, İran ve Avusturya cephelerindeki savaşlar ve Celalî İsyanları gibi başka önemli iç ve dış problemlerle meşgul olduğu için ‘moriskolar’ meselesini devletin ana politikası haline getiremedi. Bu hususta biraz önce de bahsettiğimiz Kuzey Afrika’daki dolaylı güçlerle yardım sağlanmaya çalışılmıştır. İspanyollar, 1609-1614 yılları arasında Müslümanların hemen hemen tamamını Endülüs’ten uzaklaştırdılar. O sırada Osmanlı tahtında bulunan I. Ahmed, hem Avusturya hem de İran seferleriyle uğraşması hem de donanmanın yeterince güçlü olmaması sebebiyle İspanya’ya karşı harekete geçemedi. Bununla beraber Padişah Fas, İngiltere, Fransa ve Venedik gibi devletlere elçiler göndererek Osmanlı Devleti’ne sığınmak isteyen Endülüs Müslümanlarına yardımcı olunmasını istemiş ve bu sayede birçok Endülüslü Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarına ve İstanbul’a ulaşabilmiştir.

Seçilmiş Kaynakça: Haccî, Abdurrahman Ali, “İslamî Fetihden Gırnata’nın Düşüşüne Kadar” Endülüs Tarihi, çev. Kadir Kınar, İstanbul 2017, ÖZDEMİR, Mehmet, ‘Endülüs’, DİA, c.XI, s.211, Özdemir, Mehmet Müslümanları Kültür ve Medeniyet, 3. Baskı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2016, Özdemir, Mehmet, Endülüs Müslümanlarına Osmanlı Yardımı, ŞEYBAN, Lütfi, Reconquısta, Endülüs’te Müslüman-Hristiyan İlişkileri, İz Yayınları, İstanbul 2010

Tagged : # # # #

Muhammed Rıza Açıker

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir