“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkıca yapışırsanız yolunuzu kaybetmezsiniz:

Biri Allah’ın kitabı Kur’an, Diğeri Peygamberinin sünneti.”[1]

Efendimiz (s.a.) hicretin 10. yılında veda hutbesinde ashabının binlercesine bu sözlerle hitap etmişti. Bu ifadeleri emir telakki eden ashab-ı kiram ve onların izinden gidenler, hayatları boyunca Kur’an ve sünnet davasının sancağını bir an olsun yere düşürmeden izzetle taşıdılar. Devrin imparatorluklarına bu şuurla kafa tuttular, devletler yıktılar, devletler kurdular. Küfür ve şirkin putunu işte bu şuurla kırdılar.Gece gündüz demeden Allah’a karşı nasıl hakiki bir kul olunacağını hayatlarıyla ispat ettiler. Bu halleriyle kendilerinden sonraki nesillere bir eman kaynağı oldular. Elbette güç aldıkları bir kaynak vardı: Kur’an ve Sünnet. Kur’an’ı anlamak için her türlü meşakkati göze aldılar. Önce imanı sonra Kur’an’ı öğrendiler, neticede Kur’an imanlarını artırdı.[2] Kur’an-ı Kerim’i anlamanın yolunun Hz. Peygamberin (s.a.) sünnetini anlamaktan geçtiğinin her daim bilincinde oldular. Bu uğurda uzak yakın demeden bir hadis dahi olsa öğrenebilme uğruna, Cabir b. Abdullah’ın (r.a.) Medine’den Mısır’a deve sırtında aylarca yaptığı yolculuk (rıhle) gibirıhleler yapmaktan imtina etmediler. Aksine bunu kendileri için şeref addettiler. Zira onlar, dünya ve ahiret saadetini kazanmanın peşindeydiler ve bu saadetin yolu da buna bağlıydı. Hal ve hareketlerinde, kendilerini şirkin karanlığından çıkarıp İslam’ın nuruna ileten Resûl-i Ekremi örnek alıyorlardı. Çünkü Ahzab sûresindeki şu âyet-i kerimeyi en iyi onlar biliyordu: “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir.”[3] Çünkü onlar, Allah’ı sevmenin yolunun Resûle ittibadan geçtiğini[4] kavramışlardı.

Ashab-ı kiram sünnete o kadar bağlıydı ki, burada sadece iki örneğe değinerek asıl mevzumuza girmek istiyorum. Muhtemelen İran’ın yeni fethedildiği günlerdi. Ma’kıl b. Yesâr (r.a.), fethedilen bu topraklardan birinde vali veya kumandan sıfatıyla yörenin ileri gelenleriyle yemek yiyordu. Elindeki lokma yere düşünce onu aldı, lokmaya yapışan çeri çöpü üfleyerek temizledikten sonra yedi. Zira bir hadis-i şerifte şayet lokmanız yere düşerse onu temizledikten sonra yiyin, şeytana bırakmayın buyrulmaktaydı.[5]Ma’kıl da öyle yaptı. Bu davranışını gören İranlılar, onu alaya alırcasına yadırgayarak gülüşmeye başladılar. Yanında bulunan Müslümanlardan biri “Efendim şu adamlar, önünde bunca yemek varken yere düşen lokmayı alıp yiyor diye sizinle alay ediyorlar” diyecek oldu ki Ma’kıl şu cevabı verdi: “Bugüne kadar biz, lokması yere düşenlere onu temizleyip yemesini, bu nimeti şeytana terk etmemesini tavsiye etmişizdir. Bu adamlar bana gülmesin diye Resûlullah’tan öğrendiğim bir sünneti terk edemem.[6]

Bir diğer örnek de şöyle: Ashab-ı kiramdan Abdullah b. Muğaffel’in (r.a.) bir akrabası, bir defasında sapanla taş attı. Abdullah bunu görünce ona bu davranışı yapmamasını öğütleyerek dedi ki: Peygamber (s.a.) sapanla taş atmayı yasakladı ve şöyle buyurdu: “Sapan taşı av avlamaz, düşman öldürmez. Sadece göz çıkarır ve diş kırar.”[7] Bir süre sonra Abdullah’ın akrabası olan şahıs taş atma işini tekrar yapınca Abdullah şunları söyledi:

“Ben sana Resûlullah’ın (s.a.) bundan nehyettiğini haber veriyorum, sen ise aynı şeyi yapıyorsun. Bundan sonra seninle asla konuşmayacağım.”[8]

Ne var ki yıllar geçti, nesiller değişti, o eski şuur, selef-i salihi’nin taşıdığı ittiba şuuru yerini vurdumduymazlığa ve ihmalkârlığa bıraktı. Artık eski hassasiyet kalmamıştı. İnsanlar sünnetin hayatımızdaki değerini o kadar unuttular ki, sünnet denince akla, isimlerinin önünde koca koca unvanlar bulunan zatların tartışma programları gelir oldu. Hâlbuki Rabbimiz, insanların Resûlullah’a karşı seslerini yükseltmelerine[9] bile rıza göstermezken, bu hususu ayet olarak kitabında tescil ederken, artık insanlar, sünnete avazları çıktığı kadar bağırır hale geldi. Kimileri de buna alkış tuttu, dini doğru anlamak olarak yorumladı. Hasıl-ı kelam, sünnet bir şekilde hayatımızdan uzaklaştı/rıldı.

Rabbimiz, Hucurat suresinin ilk ayetinde müminlere Allah ve Resûlünün önüne geçmemelerini emretmektedir.[10] Önüne geçmemek demek, Allah ve Resûlünün hükmüne aykırı iş yapmamak demektir. Zira Allah ve Resûlü bir meselede bir hüküm verdiğinde müminlere düşen sadece itaat etmektir.[11] Aykırı ne bir söz ne de bir davranış sergileyebilirler. Zira imanın gereği budur. Yine Rabbimiz, “Sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir.”[12] buyurmaktadır. Efendimiz (s.a.) ashabının arasındaydı ve Rabbimiz ayetteki vaadini yerine getirdi. Onun (s.a.) refik-i âlâya irtihaliyle birlikte aramızda olması ise ancak ve ancak sünnetini yaşamak ve ihya etmeye bağlıdır.

Kimimizi mal, kimimizi evlat, kimimizi daha çok kazanma hırsı ve daha pek çok şey oyaladı, Efendimizin hayatımıza yön verecek sünnet-i seniyyelerini tatbik etmekten alıkoydu. Zamanla bu duruma alıştık. Artık bu halden rahatsız olmamaya başladık. Ancak bu ihmalkârlığımızın nelere sebebiyet verebileceğini aklımızdan bile geçirmedik, geçiremedik. Oysa hepimiz, Peygamber Efendimizi canımızdan çok seviyor, mevlid kandillerinde şiirlerle, naatlarla, mevlidlerle anıyor, bu türden nümayişlerle kendimizi, kutlu davanın bir neferi olmaya namzet sayıyorduk. Hâlbuki Onun (s.a.) ümmetinden tek isteği sünnetinden yüz çevirmemeleriydi.

Tebessümün de sadaka olduğunu, insanın yalnız tanıdıklarına değil, tanımadıklarına da selam vermesinin amellerin en faziletlilerinden olduğunu, yetim başı okşayanın cennette peygamberle beraber olacağını, sürekli istiğfar etmeyi, namazımızı ferdî olarak değil, ümmet bilincini kuşanma adına cemaatle birlikte kılmayı, cenaze sahiplerinin değil, komşularının yemek işleriyle ilgilenmesi gerektiğini, çarşı-pazar adabına riayet etmeyi, sevdiğimizi Allah için sevip, buğzettiğimize de Allah için buğzetmeyi, kötülüğe karşı susmamayı, komşusunun dahi şerrinden emin olmadığı bir Müslüman olmamayı, kendimiz için istediğimizi kardeşlerimiz için de istememiz gerektiğini, yumuşak başlı olmamayı, daima eli açık olmayı, küçüklere sevgiyi, büyüklere saygı ve tazimde bulunmayı, hâsılı bütün bu sünnetleri Ondan (s.a.) öğrenmiştik. Ancak ne de kolay unuttuk. Belki de en başta “Sünnet-i Muhammed olmadan ümmet-i Muhammed olamayacağımız hakikatini” unuttuk. En büyük temennimiz, bütün unutmuşluklar arasında Rabbimizin katında unutturulanlardan olmamaktır. Zira Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse ona sıkıntılı bir hayat vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltiriz, duruşmaya getiririz. “Ya Rabbi,” der, “ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?” Buyurur ki: “Bu böyledir. Nasıl âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttuysan, bugün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın.”[13]


[1] Malik, Muvatta, Kader 3.

[2]İbn Mâce, Mukaddime 61.

[3]Ahzab 33/21

[4] Âl-i İmran 3/31

[5] Müslim, Eşribe 133-135.

[6] İbn Mâce, Et’ime 13; Dârimî, Et’ime 8.

[7] Buhari, Edeb, 122; Müslim, Sayd, 54.

[8] İbn Mâce, Sayd, 11.

[9] Hucurat 49/2.

[10] Hucurat 49/1.

[11] Ahzab 33/36.

[12]Enfal 8/33.

[13]Tâhâ 20/124-126.

Tagged : # #

Hasan Selek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir