Güneşli bir sonbahar günü geleceğin tasavvurunu kurmak üzre geçmişin köklü yapısına, beylerin şehri, Beyşehir’e doğru yola çıktık. İlk durağımız Hüyük Beldesi’ne bağlı Çavuş Köyü. Her geçen gün değişen ve gelişen dünyada ve tabii ki ülkemizde günlük hayatımızın ve hayatımızın geçtiği evlerimizin de değişmemesi düşünülemez. Gerek yapısal gerek sanatsal olarak değişen mimari yapı; yaşayış şeklimizi, psikolojimizi, düşüncelerimizi hatta hayatımızı da etkiliyor. İşte bu değişen yaşam tarzında yapay olandan sıyrılmak, içi boş hayat kalitesi göstergelerinin insanı esas mutluluğa eriştiremeyeceği bilinciyle Beyşehir’in Çavuş Köyü’nde bir takım insanlar yeni bir hava alanı oluşturma gayreti içinde.

Ekibimize, Sonsuz Şükran Köyü’nün Müdavimi Mustafa Bey köyü gezdirirken

Dileyen herkesin rahatlıkla dâhil olabileceği, organik tarımın yapıldığı, endemik bitkilerin yetiştirildiği köyün kurucusu Mehmet Taşdiken ‘Sonsuz Şükran Köyü sadece sanatçıların yaşadığı, sanat çalışmalarının yapıldığı bir alan olmaktan çıktı. Aynı zamanda doğal üretimlerin de yapıldığı bir yaşam merkezi haline geldi.’ diyor. Gazeteci, oyuncu, yazar, yönetmen, akademisyen kişilikleriyle çok sayıda ünlü isim her yıl Anadolu’ya Şükran Buluşmaları adı altında köy halkıyla bir araya geliyor. Resim, müzik, sinema, heykel gibi alanlarda başarılı isimler hem şehir hayatının yoğunluğundan sıyrılıp özüne dönüyor hem de eserlerini sergiliyor.

Buradaki evlerin yapımında bölge halkının da katkıları yadsınamaz. Eskiden sıklıkla kullanılan bu ev tipinin yeniden kullanılması da yerel halka bir iş alanı oluşturmuş. Gerek yapımında gerekse projenin sevk ve idaresinde halkın desteği var. Mükemmel bir izolasyon sağlayan kerpiç, toprağın saman ve suyla karıştırılıp tahta kalıplara döküldükten sonra güneşte kurutulmasıyla elde edilir. Günümüzde yerini betonarme ye bırakan kerpiç aslında insanlığın ilk yapı malzemesidir. İnsanların doğal ve sağlıklı yaşamında da etkin rol oynamıştır.

Temiz havayı ciğerlerimize doldurarak arşınladığımız Çavuş Köyü’nü ve burada bize yardımcı olan Mustafa Bey’i ardımızda bırakarak Eşrefoğlu Camii’ne doğru yola koyulduk.

Eşrefoğlu’na giderken yol üzerinde Hititlerden kalma bir anıt olan Eflatun Pınarı’na uğruyoruz. Son dönemde yapılan çalışmalarla etrafı bir mesire alanına çevrilmiş durumda.

Hititlerden kalma bir anıt olan Eflatun Pınarı

Anıtın yapılışı M.Ö. 13. yüzyılın son çeyreğine tarihlendirilmiştir. Lahit taşının üstüne işlenen Hitit dönemi kabartmaları ile ünlü olan bu anıtın eni 4 metre, yüksekliği ise 7,5 metredir. 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne “Hitit Kutsal Su Tapınağı” adıyla dâhil edilmiştir. Suyun bir merkezde toplanarak ihtiyaç oranında kullanılması, böylece iyi bir su rejiminin uygulanması tarım toplumlarında ekonomik hattın önemli bir parçasıdır. Bu eserde de bir tarım toplumu olan Hititlerin bu anlayışı uyguladıkları görülüyor. Ayrıca burada işlenen temada, bereket sembolü sayılan toprak, su ve güneşin ön plana çıktığı gözlemleniyor.

Hitit Kralı IV. Tuthaliya tarafından yaptırılmış olan anıt, dünya üzerinde ayakta kalmış en eski su havuzudur. Anıtın, havuza bakan yüzündeki 19 kabartmalı taş blokta tanrı, tanrıça, cin figürleri görülüyor. Merkeze Fırtına Tanrısı ve Güneş Tanrıçası çifti yerleştirilmiş. İki yanlarındaki 10 kanatlı cin ve boğa adam bir güneş kursunu taşıyor. Alt sırada ise, ellerini göğsünde kavuşturmuş beş tanrı sıralanmış. İki başa Dağ Tanrıları, aralarında, eteği delikli olanların Yeraltı Kaynağı Tanrıları olduğu görülüyor. Anıtta estetik, dini düzenlemenin yanı sıra özenli bir su mühendisliği çalışması göze çarpıyor. Yandan ve arkadan çıkan kaynak suları, ince bir işçilikle anıta ve havuza verilmiş.

Pınar’ın adıyla ilgili iki farklı rivayet vardır. Birincisi bir süre burada yaşadığına inanılan ünlü filozof Eflatun’dan dolayı bu adı aldığı yönündedir. İkincisi ise renginden esinlenilmiş olması ihtimalidir ki bu daha güçlüdür.

Anıtın neyi simgelediği, neden yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Araştırmacılar yakındaki Fasıllar anıtıyla ilişkili olabileceği görüşünde. Edindiğimiz bilgiler üzerine rotamızı Fasıllar Anıtı’na çeviriyoruz. Eflatun Pınarı’ndaki figürler ve işçilik kuş uçuşu 20 kilometre mesafedeki bir diğer Hitit anıtı olan Fasıllar’la büyük benzerlik gösteriyor. Fasıllar köyünün arkasındaki anıt dağda devasa kaya bloğuna oyulmuş bu heykel grubunun da M.Ö. 13’üncü yüzyılda yapıldığı düşünülüyor ve dünyanın en büyük kaya anıtlarından biri olduğu belirtiliyor. Heykelin boyu sekiz metreyi aşıyor, kütlesi 70 ton civarında. Kimi akademisyenler, dev heykelin, Eflatun Pınarı’nın üstüne yerleştirilmek üzere buradaki taş ocağında yontulduğunu, götürülemediğini düşünüyor. Dağdaki kaya blokları üzerine yontulmuş at ve taht oymalarını da gözlemleyerek buradan ayrılıyoruz.

Fasıllar Köyündeki Hitit Oyması

Eflatun Pınarı ve Fasıllar Anıtı ziyaretlerimizden sonra Beyşehir merkezine ulaşıp Eşrefoğlu Camii’ne gidiyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı.’ sözünün adeta doğruluğunu kanıtlayan bir eser Eşrefoğlu Camii. Beyşehir Gölü’ne 100 metre mesafede, olanca görkemi ve heybetiyle bizlere köklerimizin nerelerde ve neler olduğunu da hatırlatıyor.

Eşrefoğlu Camii
Beyşehir’in Simgesi Eşrefoğlu Camii

Sivri kemerli çinili giriş kapısı üzerinde caminin 1296-1299 yılları arasında Eşrefoğlu Emir Seyfettin Süleyman Bey tarafından yaptırıldığı yazmaktadır. Orta Asya’da Semerkant, Buhara gibi eski Türkistan şehirlerinde yer alan ağaç direkli camilerin ülkemizdeki eşsiz bir örneği olan Eşrefoğlu Camii, Anadolu’daki ahşap direkli camilerin en büyüğü ve en orijinalidir. Mihrabının önündeki kubbe sırlı tuğlalarla ve çinilerle süslenmiştir. Buradaki çiniler gölün karşı yakasındaki Kubad Abad Sarayı’na yapılan çini fırınlarında imal edilmiştir. Göbeğinde kufi yazı ile Allah, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Dört Halife ismi yer alır.

Eşrefoğlu Cami’nin Kündekâri sanatının eşsiz ve en eski örneklerinden olan Minberi ve Selçuklu Çini Sanatının benzersiz örneklerinden Mihrabı
Fotoğraf: Mesut Gül

Mihrap tamamen çini kaplıdır. Yaklaşık 4 metre eni ve 6 metre yüksekliğe sahiptir. Minberi, tamamen ceviz ağacından üstün bir işçilik ve zengin bir süsleme ile oymalı, çatmalı ve tutkalsız olarak yapılmıştır. Sekizgen, beşgen, yıldız ve geometrik dolgular ve bitkisel bezemeler ile kaplanmış minber, inanılmaz bir düzgünlük ve inceliktedir. Minberde de yine kubbe de olduğu gibi Allah, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Dört Halife isimleri ahşaba ahşap kakma tekniği ile işlenmiştir. Minberin ustası kendi ismini kemerin iki yanına ‘Amele İsa ‘ şeklinde nakşetmiştir. Ahşap sütunları kök boya ile renklendirilmiş olup bu sütunlar sedir, başlıkları ise abanoz ağacındandır. Ağaçlar 6 ay gölün içinde 6 ay da gübrede bekletilmiştir. Camiinin belki de en önemli kısmı ortasındaki kar kuyusudur. 4-5 metre derinliğinde olan bu kuyunun üzerine isabet eden çatı açıktır. Eski dönemlerde buradan giren ışığın hem içeriyi aydınlattığı hem de kışın havuza dolan karın, ağaçların – içeride yanan sobadan dolayı kuruyup çatlamaması için- ihtiyaç duyduğu nemi karşıladığı bilinmektedir. 1965 yılında ise çatının üzeri camla kapatılmıştır. Eşrefoğlu Camii’nde ikindi namazını eda ederek Beyşehir’in sembolik yapılarından Taşköprü’ye doğru yol alıyoruz.

Eşrefoğlu Cami’nin orta kısmındaki kar havuzu

Beyşehir’in en önemli yapılarından olan Tarihi Taşköprü, şehrin merkezinde yer alır. Şehir Taşköprü etrafında şekillenir. Konya Ovasını sulamaya yönelik olarak yapılan köprü, kemer dizisinin suya düşen gölgesiyle ay ışığındaki ve gün batımındaki görüntüsüyle Beyşehir’in eşsiz tarihi ve simgesel yapılarından biridir. Yapımı 1908-1914 yılları arasında tamamlanır. Osmanlı Devleti’nin kurduğu ilk sulama projesidir ve baraj görevi de yapar. 42 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğindedir. 15 göz ve 14 ayaktan oluşmaktadır. Taş köprü 1997’de araç trafiğine kapatılmıştır.

Osmanlı’nın kurduğu ilk sulama projesinin barajı olan Tarihi Taşköprü

Şehir merkezinde ufak bir tur attıktan sonra son durağımız olan Kubadabad Sarayı’na gidiyoruz.

Döneminde ilim adamlarını, sosyal düzenini, mimari yapısını müstakil bir şekilde oluşturan Selçuklu Devleti’nin günümüze ulaşan tek sarayı Kubadabad Sarayı, İbn-i Bibi’ye göre; Sultan Alâeddin Keykubat’ın Kayseri’den Antalya’ya giderken Beyşehir Gölü çevresinin güzelliğinden etkilenmesi ve buraya bir saray yapılmasını emretmesiyle varlık bulmuştur. Sultanın av emiri ve aynı zamanda da mimarbaşılık görevini sürdüren Vezir Sadeddin Köpek denetiminde ve sultanın çizdiği kroki doğrultusunda 1236 yılında yapılmıştır. Alâeddin Keykubat bu sarayı yaptırırken çevresine de bir şehir kurulmasını emretmiştir. Ancak şehir bir süre kullanıldıktan sonra zamanla terkedilmiş ve günümüze ulaşamamıştır. Saray, Beyşehir Gölü’nün hemen yanında ve Anamas Dağları’nın eteklerindedir. Saraydan günümüze müzeleri süsleyen göz kamaştırıcı çinilerle, saray kalıntıları kalmıştır. Çinilerdeki motifler; av eğlencelerini, büyülü inançları, sultanı, ileri gelenleri ve hizmetkârları canlandırır. Saraydan çıkarılan nadide çini eserler başta Karatay Müzesi olmak üzere Konya’da değişik müzelerde sergilenmektedir. Yakın zamanda ‘’Milli Saraylar’’ kapsamına alınmıştır.

Hakkındaki tarifler esas alınarak çizilmiş olan saray tasviri

Gereken ilgiyi görürse dünya çapında örnek olarak dikkati çekecek ve turizm bakımından çok önemli bir yeri olacaktır. Ayrıca şunu da belirtmek lazım ki sarayın bulunduğu çalışma alanın ortasında, 3 katlı, muhtemelen çalışma yapan kişilerin konaklaması için inşa edilmiş betonarme bir yapı var. Böylesine tarihi önemi ve güzelliği olan bir sarayın kalıntılarına zarar verme endişesi güdülmeden yapıldığı göze çarpıyor. Yapının kazı sahasının salahiyeti için endişe verici durumda olup olmadığı konusunda yetkililerden bir açıklama bekliyoruz.

Zamanının nasıl geçtiğini anlamadığımız bir yolculuk sonunda Beylerin Şehri’ndeki gezimizi gölde gün batımıyla tamamlıyoruz.

Gün batımını dünyada izleyebileceğiniz en güzel yerlerden Beyşehir Gölü

Tagged : # #

İsmail Furkan Baysal

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir