Prof. Brown bugünkü konuya dair bir girizgâh yaparsanız memnun oluruz.

  Tabi ki de öncelikle beni buraya davet ettikleri için programın organizatörlerine teşekkür ediyorum. Burada bulunmak benim için bir şeref. Ortam ise beklediğimin çok fevkinde. Buraya gelmeden sayısız defa kendime belirli sorular soruyorum. Mesela İslam ve demokrasi bağdaşır mı veya İslam’la din özgürlüğü bağdaşır mı veyahut İslam’la sekülerizm (laiklik) bağdaşır mı? Ne vakit bu meseleler tartışılsa, net bir güç dinamiği vardır. Yani standart belirlenir ve sonra İslam’ın standartla bağdaşıp bağdaşmadığını söylersiniz. Standardı belirleyen insanlar biziz ve bizden kastettiğim Batı’daki insanlardır.

  İnsanlık tarihi açısından bu zaman diliminde birazdan ifade edeceğim soruları sormak; verimli, üretken ve geliştirici olacaktır. Çünkü biz Batı’da standart belirleyiciler olarak hep arka plandayız (yani yargılayanız). Tartışmanın bu aşamasında artık İslam’ın belirlenen standartlara uygun olup olmadığını konuşmaktan ziyade kendimize yani Batı toplumlarına yoğunlaşıp bir takım sorular sormalıyız. Mesela Batı dediğimiz nedir? Batı dediğimiz olgu, milli (etnik) bir birim mi veya kültürel bir gelenek mi veyahut dini bir gelenek mi, bir fikir manzumesi midir? Bir fikir manzumesiyse bu manzume başka fikirlerle nasıl etkileşim sağlayacağı hususunda kime yetki tanıyor? Mesela demokrasiden bahsedecek olursak, bizim için demokrasinin sınırları nelerdir? Konuşulmamış varsayımları, değişmez kuralları nelerdir ya da kimler gerçekten katılma hakkına sahip kim gerçek manada karar ve politikaları yönlendirme hakkına sahiptir? Ne zaman birilerinin söz hakkı elinden alınır?

  Liberalizmden bahsedecek olursak, klişe bir laf var: “Kimseye zarar vermediğin sürece yaptığında özgürsün.” Zarardan kastımız ve zarar vermekten maksat nedir? Bu klişeleşen ve sürekli kullandığımız kelimelerin içini doldurmakta gerçekten zorluk çekiyoruz. Bu sebeple bu soruları kendimize sormamız lazım. Yani zarardan, rızadan ne kastediyoruz bunları cevaplamalıyız.

Şeriat siyasi bir söylemi ifade ve çok fazla korku uyandırmak için kullanılan bir cümle haline geldi. Peki, Prof. Brown, Şeriat nedir? Malezya’dan Fas’a, İran’a kadar pek çok ülke şeriat uyguladığını iddia ediyor. Kim doğru yapıyor? Kim yanlış yapıyor?

 Arapça ‘da şeriat terimi, temel olarak Allah’ın koyduğu ahkâm anlamına gelir. Eğer kütüphaneye gidip şeriat kitabını sorarsanız, bu abes bir durumdur. Çünkü ‘’Şeriat Kitabı’’ diye bir kitap yoktur. Tıpkı bir kütüphaneye gidip İngiliz Hukuku kitabını istemeniz gibi. Belirli bir konuya dair sormadığınız sürece İngiliz Hukuku kitabı diye bir kitap bulamazsınız. Veya Amerika’ya giderseniz, Maryland Eyaleti Kanunları veya Virginia Eyaletleri Kanunları vardır. Ama direkt olarak Amerika Hukuku diye bir eser bulamazsınız. Yani şeriat, bir kanunlar topluluğu ya da bir kitap ve kurallar topluluğu değildir.

  Şeriat, Müslümanların ilahi kitabı olan ve peygambere vahyedilen Kuran’ı esas alarak geliştirdiği hukuki bir gelenektir. Kur’an’ın yanı sıra peygamberin sünneti, ilk Müslüman cemaatin davranışları ve müteselsilen asırlardır devam eden Müslüman hukukî muhakeme, sorgulama ve cevaplama faaliyetleriyle gelişmiştir. Şeriat, Allah’ın bizden ne istediğini ve Allah’ın gözünden doğru ve yanlış olanı cevaplamaya çalışan hukukî bir gelenektir. Bu sorunun ise asıl cevabı fıkh’tır. Fıkıh; anlama, kavrama manasına gelir. Bu yüzden ‘’Allah’ın ahkâmında ne ifade ediliyor?’’ sorusuna cevap vermek yani ‘’fıkh etmek’’ insani bir girişimdir. Bu nedenle kaçınılmaz olarak insan tarafından üretilir ve mutlaka kaçınılmaz biçimde farklılıklar arz eder. Kesinlikle fıkhın bazı kısımları değiştirilebiliyor. Bazıları ise kesin bir delil olmadan ahkâmın değiştirilemeyeceğini ifade ediyor. Müslüman topluluğundaki herkes kabul etmeden yani icma olmadan değiştirilemez.

  Şeriat genel itibariyle budur. Kimin doğru yaptığı veya nerede uygulandığı bakımından, çoğu Müslüman çoğunluklu ülkelerde ve hatta Yunanistan veya İsrail gibi bazı Müslüman çoğunluklu olmayan ülkelerde bu hukukî geleneğe dayanan hukuk sistemlerinde bir yönü veya esintisi vardır. Ürdün, Mısır, Suriye, İsrail ve Yunanistan gibi ülkelerde aile hukuku, İslami Hukuk geleneğinden ilham almıştır. Bazı ülkelerde şeriat yargıçları var ama aynı zamanda uluslararası ya da Batı’nın özel hukukundan veya kamu hukukundan esintiler de içeriyor. Örnek olarak İran veya Suudi Arabistan kanunları aslında uluslararası veya Avrupa Hukukundan hatta İran’da İslami Devrim öncesi hukuktan iktibas edilmekte veya apaçık şekilde tercüme edilerek uygulanmaktadır.

  Aynı zamanda, elbette şeriatın büyük bir kısmının dava açmaya veya sözleşmelere vs. dayanan modern yasalar gibi olmadığı gerçeği var. Şeriatın büyük bir kısmı nasıl dua edeceğimle, haccı nasıl icra edeceğimle, ebeveynime nasıl davranacağımla, nasıl abdest alacağımla,  hayızlıyken bir kadın Kur’an’a dokunabileceğiyle ve daha nice benzeri ibadete ilişkin meselelerle alakalıdır. Bu sorular hiçbir zaman mahkeme salonunun içini görmeyecek, ancak aslında şeriatın özü olan meselelerdir. Dolayısıyla şeriat, Müslümanların bulunduğu her yerde, hiçbir devlet tarafından temsil edilmemesi veya tanınmamasına rağmen vardır. Çünkü şeriat, Müslümanların dinî ve ahlâkî yaşamlarının somutlaştığı yerdir. Kimin doğru kimin yanlış uyguladığı meselesi büyük bir tartışma ve ben şu an buna cevap vermeyeceğim.

İslam’ın dini özgürlüğe aykırı olduğu söylenir, yani İslam, en temel haklar olan dini özgürlüğü ve eşitliği kabul eder mi?

  Cevap vermeden önce, din özgürlüğü nedir, bu özgürlüğün sınırı nedir, sınırları kim belirliyor, bu sınırlar belirlenirken kimin hareketi ölçüt kabul ediliyor veyahut bu sınırlar belirlenirken kimin duyguları ölçüt alınıyor? ABD’de değil belki ama diğer ülkelerde nefret söylemini önleyen kanunlar var. Herhalde bir Müslüman’ın inancının bir parçası olan ibadetlerden ötürü, Yahudiliği, Hristiyanlığı veya dinsizliği eleştirdiğini veya bu konuda nefret söyleminde bulunduğunu ve buna bağlı olarak “hoşgörüsüz” olduğunu ifade edebilir. Hatta bu İngilizliğe çok aykırıdır değil mi? Başkalarına saygılı olmamak gayrı İngiliz bir harekettir.

  Bir Müslüman gerçekten dinin bir gereği olan bir şeyi ifade ederse bu hoşgörüsüz ve din özgürlüğüne aykırı kabul ediliyor. Misal olarak Kadıyaniler’in hem Şii hem Sünni ulemanın icmasıyla Müslüman olmadığı kanaati vardır. Ama bir Müslüman bu -yani ulemasının- icmasını ifade ederse hoşgörüsüz din özgürlüğüne karşı kabul ediliyor. Hatta bazı toplumlarda -mesela İngiltere’de- bu tarz ifadelerin engelletilmesi ve önüne geçilmesi gereken belki de yasaklatılması gerekecek ifadeler olduğunu düşünüyorlar.

  Batı’da bile devletler, din özgürlüğünün sınırlarının nerede olduğu konusunda farklı görüş ve fikirlere sahiptir. Öyleyse İslam’ın din özgürlüğü ile uyumlu olup olmadığı meselesiyle alakalı olarak bunun sınırları nelerdir? Örneğin, bir Müslüman ülkenin Müslümanlara farklı dinlerin tebliğini yapmanın yasadışı olduğunu ve Hz. Muhammed hakkında kötü şeyler söylemenin ya da Müslümanların dinlerini reddetmeleri ve dua etmeleri gerektiğini söylemesi yasadışı olduğunu farz edelim.  Birçok insan bunun din özgürlüğünün ihlali olduğunu söyleyecektir. Ancak daha geçtiğimiz 2015 yılında, İngiltere Parlamentosu bazı Müslümanların ifadelerini kısıtlamaya yönelik yasalar oluşturuyordu. Bazı Müslüman vaizlerin vaazlarındaki ifadelerin İngiliz değerlerine aykırı olduğunu söylediler. “Çünkü onlar hoşgörüsüz ve başkalarına saygısızlardı.” Müslümanların oy kullanmaması gerektiğiyle alakalı söylemlerin yasaklanması bu yasa tasarılarında geçen hususlardan biriydi.

   İngiliz Hükümeti, belki de dışarı çıkıp insanların oy kullanamamasıyla alakalı söylemelerini yasaklamalıyız; çünkü bu, temel İngiliz değerlerimizin aksinedir, derken Müslüman çoğunluklu bir ülkede şu meseleler bizim temel değerlerimize aykırıdır dediğinde niye bunun adı din özgürlüğünün ihlali ve hoşgörüsüzlük oluyor? Bu din özgürlüğünün kısıtlanması değil de esasında diğer gayrimüslim çoğunluklu ülkelerde yapılan ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına örnek değil midir? Bu ve benzeri meseleler İngiltere’de olduğu vakit din özgürlüğünün ihlali demiyor İngiliz değerlerine odaklanıyoruz. Hâlbuki benzer uygulama Müslüman çoğunluklu bir ülkede olduğu zaman hemen hoşgörüsüzlük ve din özgürlüğüne kısıtlama bağlamında değerlendiriyoruz. Dolayısıyla, bu soruların ifade edilme şekli Müslümanları her zaman bir suçlu durumuna sokar. Fakat aynı sorular Batılı ülkelere sorulmuyor.


Bu yazı Dr. Jonathan AC Brown’ın 7 Şubat 2018 tarihinde Oxford Union’da düzenlenen “Islam & Politics: Past, Present & Future” başlıklı paneldeki konuşmasından hazırlanmıştır.

Tagged : # # # # #

Dergi Editörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir