Günümüzde insan hakları ve insana verilen değer konusu açıldığında ilk duyacağımız ifadeler, bu hak ve değerlerin ilk olarak Batı’da ortaya çıkıp geliştiği ve buradan diğer ülkelere geçtiği şeklindedir. İnsan hakları konusunda yazılan pek çok kitapta da bu ifadeler sıklıkla yer almaktadır. İnsan hakları bağlamında devlet yöneticilerinin vatandaşlar lehine haklarının kısıtlanmasına ilk örnek olarak da Magna Carta gösterilmektedir. Ancak meselenin tarihî boyutuna baktığımızda hakikatin hiç de böyle olmadığı, bu tarz düşüncelerin, genelde her şeyin en güzeli ve mütekâmilinin Batı’da ortaya çıktığı fikrinden kaynaklandığı görülmektedir. Her şeyin mutlak doğru ve hakikatinin Batı’dan geldiği kabul edildiğinde ise, Batı dışında yer alan ülke ve milletler de kendisini bu mutlak hakikate benzetmek için elinden gelen çabayı gösterecek ve kendi kimliğinden, kültüründen feragat edip medenileşmek adına “Batılılaşacaktır”.

Meseleye İslam açısından baktığımızda ise bambaşka bir senaryo ile karşılaşacağız. Zira İslam, daha ilk günden itibaren insan hakları ve insana verilen değer konusunda birçok esas ve prensip getirmiş, tarih boyunca da bu ilkeler uygulanagelmiştir. Kur’an-ı Kerim’de; hayat, hürriyet, mülkiyet, neslini devam ettirme, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi birçok husus muhatapların din, dil, ırkları dikkate alınmaksızın garanti altına alınmıştır. Örnek olarak şu ayetler zikredilebilir:

  • İşte bundan dolayı İsrâiloğulları’na şöyle yazmıştık, “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Şüphesiz peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler. Ama bundan sonra da onların çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler. (Maide Suresi 32. Ayet)
  • “…Hiç bir nefis, kendisinden başkasının aleyhine (günah) kazanmaz. Hiçbir günahkâr (suçlu) bir başkasının günahını (suçunu) yüklenmez…” (Maide Suresi 164. Ayet)
  • “…Birbirinizin mallarını aranızda batıl yollarla yemeyin!” (Bakara Suresi 188. ve Nisa Suresi 29. Ayetler)
  • “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Senin rabbin kullarına asla haksızlık etmez.” (Fussilet Suresi 46. Ayet)
  • “Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.” (İsra Suresi 70. Ayet)

Bu ve bu gibi birçok ayet insana verilen değeri ve onun haklarının garanti altına alınmasını açık ve net bir şekilde beyan etmiştir.

Bu konularda Kur’an-ı Kerim’in yaşayan bir örneği olarak Peygamber Efendimiz’in ﷺ hayatına baktığımızda ise en belirgin iki hadise kayda değerdir. Bunlardan bir tanesi Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicret ettikten sonra burada yaşayan Hıristiyan ve Yahudi toplulukları ile yaptığı Medine Sözleşmesi, diğeri ise vefat etmeden önce Müslümanlara dönük olarak yaptığı Veda Hutbesi’dir.

Medine Vesikası’nı yakından incelediğimizde bu vesika ile birlikte insanların temel hak ve özgürlüklerinin Hz. Peygamber tarafından koruma altına alındığını görmekteyiz. Vesikada, önce şehir devletini meydana getiren gruplar (federasyonlar) sayılmakta ve bunların siyasî bir bütün (ümmet) oluşturdukları belirtilmektedir (md. 1-2). Yahudi ve Müslüman toplumlarının sahip oldukları din ve vicdan hürriyeti açıkça belirtilmiştir (md. 25). Medine Anayasası’nın birçok maddesinde suçun şahsiliği prensibine kuvvetli bir şekilde vurgu yapılmıştır. 25/B maddesinde, “Kim ki haksız bir fiil irtikâp eder veya bir cürüm işlerse o, sadece kendisine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır.” denilmektedir. Burada “…ve ailesine” kaydı, diyetin ödenmesi halinde ailenin buna katkı sağlamakla yükümlü olduğuna yönelik bir uyarıdır. Yoksa katil olan bir kimsenin ailesinin de cinayetle yargılanacağı anlamında değildir. Vesikanın diğer bazı maddelerinde de bu anlam desteklenmiştir. Nitekim 36/B maddesinde, “Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Muhakkak ki bir kimse bir adam öldürecek olursa neticede kendisini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi halde haksızlık olacaktır (Yani bu kurala uymayan bir kimse haksız olacaktır). Allah bu yazıya en iyi şekilde riayet edenlerle beraberdir.” denilmektedir. Bu prensip, “Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” ayetinin hükmü ile paralellik arz etmektedir.

Veda Hutbesi’nin içeriğini analiz ettiğimizde ise insana verilen değer ve hakları zahir bir şekilde görmekteyiz. Hutbe’den alınan şu ifadeler bu söylediklerimizi destekler niteliktedir:

  • “Ey insanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise canlarınız, mallarınız, namus ve şerefiniz de öylece mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.”
  • “Ey insanlar! Rabbiniz bir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah katında en değerli olanınız, O’na en çok saygı gösterip, emirlerine uyanınızdır. Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. (Eğer varsa) bu, ancak takva iledir…”
  • “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz, kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır.”

KAYNAKÇA

Diyanet İslam Ansiklopedisi

https://www.fikriyat.com/islam/2018/06/08/veda-hutbesi-ve-insan-haklari

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=977

Tagged : # # #

Tuğrul Kütükcü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir