Güneşli bir Konya sabahına uyandıktan sonra akşamdan hazırladığımız çantalarımızı yanımıza alıyoruz ve Kayseri’ye doğru yola koyuluyoruz. Biz kim miyiz? Medeniyet tarihimizi anlatmayı kendimize görev edinmiş bir grup genciz. Önümüzde medeniyetimizin güzelliklerine ulaşmayı hedeflediğimiz yaklaşık 300 kilometrelik bir yol var. Aksaray ve Nevşehir’den geçerek nihayet Kayseri’ye ulaşıyoruz.

Şehrin tarihine bakacak olursak; şehir, M.Ö. 11. yüzyılda Bağımsız Kapadokya Krallığı bünyesinde kurulmuş ve devamında dört yüz bin kişilik nüfüsuyla başkent olmuştur. M.Ö. 5 ve 6. yüzyıllarda bu şehir Med ve Perslerin hakimiyeti altına girmiş, M.S. 17. yüzyılda Roma İmparatorluğu tarafından hakimiyet altına alınmış ve şehrin ismi Kaisareia olarak değiştirilmiştir. 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Türk hakimiyetine giren şehir, 1162 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin Konya’dan sonraki (sıralamada ikinci) başkenti olmuştur. Selçuklu Devleti’nin, 1243 tarihinde yapılan Kösedağ Meydan Muharebesi ile Moğol Devleti’ne yenilmesi sonucunda Anadolu’nun büyük bir kısmı ile birlikte Kayseri de yaklaşık yüz elli yıl sürecek olan Moğol istilası altına girmiştir. Şehir daha sonra Karamanoğulları Beyliği hakimiyetine girmiş ve Fatih Sultan Mehmet devrinde, Gedik Ahmet Paşa tarafından Karamanoğulları Beyliği’ne son verilerek Karaman ve Konya ile birlikte Osmanlı topraklarına katılmıştır.

O günden bugüne gerek turizmi gerek sanayisi ve doğasıyla ülkemize her alanda katkı sağlamaya devam eden şehrimizi gezmeye Cumhuriyet Meydanı’ndan başlıyoruz. Kayseri tarihi yapılarının çoğu Türkiye’nin en büyük ikinci meydanı olan bu meydan çevresinde bulunuyor. Sultan 2. Abdülhamid Han tarafından her şehre bir saat kulesi ve muvakkithane (güneşin hareketlerine göre namaz vakitlerinin hesaplandığı yer) inşa edilmesi için yayınlanan fermanın bir parçası olarak Cumhuriyet Meydanı’na da kesme taştan bir saat kulesi inşa edilmiş. Diğer bir çok kaleden farklı olarak Kayseri Kalesi düz bir alana inşa edilmiş ve şimdilerde Kale şehrin merkezinde bulunuyor. M.S. 3. yüzyılda inşa edilen Kale’nin hemen yanında Fatih Sultan Mehmed Han’ın emriyle inşa edilen ve şehrin Osmanlı hakimiyetine geçtiğini işaret eden Fatih Camii bulunur.

Kayseri Kapalı Çarşı

Fatih Camii’nde öğle namazını kıldıktan sonra Osmanlı döneminde inşa edilen kapalı çarşılar arasında İstanbul’dakinden sonra en büyük kapalı çarşı olan Kayseri Kapalı Çarşısı’na gittik. 1870 yılında neredeyse tamamı yanan Çarşı, taş malzeme ile yeniden inşa edilmiştir. Çarşının içinde giyim ve kilim dükkanlarının sayısı oldukça fazlaydı. Baharat dükkanlarının önünden geçerken burunlarımız adeta bir koku şöleni yaşıyordu. Ve bize Kayseri’de olduğumuzu hatırlatan pastırma dükkanlarını da unutmayalım. Bu koku şöleninden çıkınca karnımızın acıktığını farkettik ve bir kaşığa 40 tanesinin sığacağı bir mantıcı aramaya başladık. Canınızın çok çekmemesi için bu kısmı biraz atlasak iyi olacak sanki.

Yemekten sonra tarihi hamam ve çeşmelerin arasından, Sakarya Savaşı’ndan önce Türk ordusunun galip gelmesi için ayin düzenlemiş ve kapısındaki kitabede Türk Bayrağı bulunan Surp Asdvadzadain Meryem Ana Kilisesi’ne gidiyoruz. 19. yüzyılda inşa edilen kilise, 1.Dünya Savaşı’na kadar faal olarak kullanılmış ve daha sonraki süreçte depo, sergi salonu, zabıta karakolu ve spor salonu olarak kullanılmıştır. Şimdilerde ise elli bin kitap kapasiteli bir kütüphane yapılmak üzere restorasyon altında bulunuyor.

Kilise’den çıkınca karşımızda bulunan Kayseri Lisesi’ne (Milli Mücade Lisesi) uğruyoruz. Osmanlı’nın son yıllarında Sultan II. Abdülhamid Han’ın emriyle kurulan lise halen öğrenci yetiştirmeye devam ediyor. Milli Mücadele ruhunu en iyi yansıtan örneklerden biri olan bu lise, 1921 yılımda tüm öğrencileri şehid olduğu için mezun verememiştir. Bu liseyi gezip, vatan uğruna feda edilen canları görünce insanın gururlanmaması elde değil.

Döner Kümbet

Yolculuğumuza 1275 yılında inşa edilen, Selçuklu taş işçiliği ve zerafetini bir kez daha gözler önüne seren döner kümbet ile devam ediyoruz. Kare bir kaide üzerine on iki köşeli gövdesi olup tamamen kesme taştan inşa edilen kümbetin taç kapısının solunda bir hurma ağacının üstünde çift başlı kartal ve iki tarafında birer aslanı gösteren; kümbetin kapı cephesi üstünde ise insan başlı, kanatlı iki pars figürü arasında çift başlı kartal arması tahrip edilmiş olmasına rağmen görünmektedir. Kümbetin hemen yanında bulunan, Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin de 9 yıl hocalığını yapan, şehrin manevi bekçilerinden Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin türbesini ziyaret ediyoruz.  Oldukça geniş bir avlu içerisinde bulunan türbe, kare planlı olup, kesme taştan yapılmıştır. Türbe 19. yüzyılda inşa edilmesine karşın Selçuklu mimarisi özelliklerini taşımaktadır.

Avluda birçok kabir bulunmaktadır. Bu kabirlerden biri de rivayete göre rüyasında Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) gören, O’nun elinden su içen ve bir daha o suyun lezzetine erişemediği için ömrünün sonuna kadar su içmeyen Su İçmez Efendi’nin de kabrini ziyaret ettikten sonra avlunun yanında bulunan ve kim tarafından yapıldığı bilinmeyen, küçük ve bir o kadar da sade olan, dinimizde israf yasağına uyan bu camide de iki rekat mescid namazı kılıyoruz ve türbedeki ağaçların gölgesinde biraz soluklanmak üzere oturuyoruz.

Dinlendikten sonra geldiğimiz yoldan geri dönerek merkeze çok yakın olan Hunat Hatun Medresesi’ne gidiyoruz. Estetik anlamda bir şaheser olan bu medresenin çatısındaki su yolaklarının başları aslan desenlidir. Hunat Hatun  Medresesi, batı cephesindeki taç kapısında bize ince bir mesaj verir. Kitabede, Tevbe Suresi 18. Ayet-i Kerime yazıldır. Söz konusu ayetin meali olan şöyledir: “Allah’ın mescitlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, gereği üzere namaz kılan, zekat veren, Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder ve onarır.” Medrese şu an hem bir eğitimhane hem de bir üretimhane. Yani medresede bulunan hüsn-ü hat, ebrû, ney ve çini atölyelerinde isteyen kısa bir eğitim alabiliyor, isteyen de buralarda üretilen ürünleri sevdiklerine hediye etmek üzere alabiliyorlar.

Kümbet şeklinde inşa edilen Hunat Hatun türbesindeki sandukanın üzerinde adeta bir İslam kadınının nasıl olması gerektiği yazılmıştır: “Bu kabir; Keykubat oğlu, dünya ve dinin koruyucusu merhum Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in annesi, namuslu, saadetli, şehide, takva sahibi, ibadet ehli, dindar, mücadeleci, korunmuş, adalet sahibi, dünya kadınlarının sultanı, iffetli, temiz, çağının Meryem’i, zaman’ın Hatice’si, binlerce mal ve sadaka veren, din ve dünyanın yüz akı, hanımefendi Mahperi Hatun’undur. Allah cümlesine rahmet eylesin.” Bize de bu duaya amin demek düşer.

Zeynel Abidin Hazretlerinin türbesi

Medreseyi gezdikten sonra 14. ve 15. yüzyılda yaşamış ve Rufai Tarikatı’nın ileri gelenlerinden olan Zeynel Abidin Hz.’lerinin türbesine ziyarete geçiyoruz. Bugünkü türbenin bulunduğu çevreye tekke, cami ve çeşme yaptırdığı rivayet edilmekte. Kayseri’de İmam Sultan adı ile anılan Zeynel Abidin Hazretleri, 1414 yılında Kayseri’de vefat etmiş ve mezarı üzerine mütevazı bir türbe yapılmıştır. II. Abdülhamit zamanında Zeynel Abidin Hz.’lerinin mezarının bulunduğu yere mevcut türbe inşa ettirilmiş. Türbe, kare planlı bir yapı olup üzeri kubbe ile örtülmüş ve dört tarafında üçer pencere bulunan yapının bütün pencerelerinin üstünde iki satırlık beyitler dolanmakta. Türbe mekânının ortasında ise Zeynel Abidin’in sandukası bulunmaktadır.

Kurşunlu Camiiden Şadırvana Nazar

Türbeden çıkıp, Cumhuriyet Meydanı’ndan geçerek, Kayseri doğumlu olan mimarların şahı Mimar Sinan’ın, Ahmet Paşa’nın emri ile yapmış olduğu Kurşunlu Cami’ye gidiyoruz. 16. yüzyılda inşa edilen Kurşunlu Cami, birçok penceresi sayesinde gün ışığından en üst düzeyde yararlanarak aydınlık bir iç mekanla karşılıyor bizi. Mimar Sinan’ın ömrünün sonuna doğru inşa ettiği bu cami, Kayseri’de ayakta kalan Mimar Sinan’ın tek eseri.

Gevher Nesibe Hatun Medresesi

İkindi namazını kıldıktan sonra Gevher Nesibe Hatun Külliyesine doğru yol alıyoruz. Burası 13. yüzyılın başlarında II.Kılıçarslan’ın kızı Nesibe Sultan’ın vasiyeti üzerine, kardeşi I.Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından yaptırılmıştır. Şu an müze olarak kullanılan binada iki kısım vardır. Biri öğrenciler için medrese, diğeri ise hastalar için şifahane olarak kullanılmış vaktiyle; günümüzde ise yine aynı düzenle müzeleştirilmişler. Medrese kısmında Selçuklu zamanında kentin mimarisi, sanatı, bilimi, giyim tarzı gibi günlük hayata dair betimlemeler yer alırken; şifahane bölümünde ise hastalıklar, tedavi yöntemleri ve aletleri, çağın bilginleri, ecza, su ve sağlık, müzik ile tedavi, renk ile tedavi gibi kısımlar bulunmaktadır. Burayı gezerken beni en çok su, müzik ve renk ile tedavi bölümleri etkiledi. Jean Vinchon, bir kitabında “Deliliğin hastalık olduğu 16. asır Avrupa’sında bilinmiyordu.” diyor. Bir tarafta akıl hastalarını içine şeytan kaçtı diye yakan tek dişi kalmış canavar, diğer tarafta ondan 300 yıl önce akıl hastalığı için alternatif tedavi yolları geliştiren büyük bir medeniyet.

Geri dönüş yolunda Erciyes Dağı

Gün sonunda kış aylarında adeta nazlı bir gelin gibi gökyüzüne uzanan Erciyes Dağı’nı selamlayıp gezimizi bitiriyoruz. Dönüş yoluna çıkmadan önce Kapalı Çarşı’dan hediyelik birkaç eşya ve tabi ki pastırma alıyoruz. Allah’a emanet olun.

Tagged : # # # #

Muhammed Ali Vural

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir