Bir birey bütün hayatını basit bir şekilde insani ihtiyaçlarını karşılama çabasıyla geçirirken bir başkası ise insan hayatının manevi yönüne dair bütün insanlığı ilgilendiren idrake sahip bir peygamber veya veli olabilir. Bu durum, bizi önemli bir soruyla karşı karşıya getirir. Bu soru, insanı insan yapan şeyin tam olarak ne olduğudur. Klasik dönemin önde gelen düşünürleri, en genel anlamıyla bilimler ve sanatları mümkün kılan şeyin insanın nutuk (düşünme) gücü olduğunda görüş birliğine varmıştır. Bunun aslında olgusal bir tespit olduğu söylenebilir. Zira insanı hayvanlardan ayıran şeyin, kendisine ve çevresindeki şeylere ilişkin farkındalığı ve farkında olduğunun da farkında oluşudur. Bu özellik, insana nesneleri tanıma, adlandırma ve tanımlama imkânı sunar. Dil de tanıma, adlandırma ve tanımlama kabiliyetinin bütün insanlar arasındaki ortak zeminini oluşturur. Dolayısıyla düşünme özelliği insan tanımına girer ve bütün insanlar düşünen olmakla nitelenir. Nitekim bir takım zihinsel kusurlardan dolayı düşünme gücünü işlevselleştiremeyen fertler olsa da düşünme özelliğine sahip olmayan bir insan ferdi yoktur.

 İnsan hakkında bir açıklama kelam geleneğinin ilahî müdahale, vahiy, ilham ve hâtır kavramlarında bulunabilir. Bilindiği gibi kelam âlimleri, insanı asıl itibariyle “Allah tarafından mükellef kılınan varlık” olarak görür ve bütün açıklamalarını da teklif kavramı etrafında yapar. Onlara göre insanın ilahî teklife muhatap olabilmesi için diri, kudret sahibi, bilen ve irade eden bir varlık olması gerekir. Bu sıfatlarla donanmış bir bünyenin maddi olup olmadığı hususunda kelamcılar ihtilaf ederler ve insanın bilen ve irade eden yönünün maddi mi yoksa akli mi olduğu sorusuna bilhassa kelam geleneğinde oldukça geniş yelpazeye yayılan cevaplar verildiği görülür. Görüş çokluğuna bakılırsa kelamcılar açısından insanın yapısının nasıl olduğu önemsizdir, zira onlara göre esas itibariyle insanı insan yapan şey, ilahî teklife mazhar olmasıdır. Bunun için ise olgusal olarak farkındalık ve irade sahibi olduğumuzu tespit etmek yeterlidir. Farkındalık,/; vahye, ilhama veya hâtıra muhatap olmayı sağlarken irade, teklife uygun veya aykırı tercihe kaynaklık eder.

 Bireyler ve toplumlar arasındaki farklılıklar, birincisi muhatap olunan teklifin içeriğindeki, ikincisi ise tercih edilen bilgi ve eylemlerdeki farklılıklardan kaynaklanır. Genel olarak dinî düşünce geleneği insanın hem ilahî müdahaleye açık olduğunu hem de tercihlerinin dünya ve ahiret hayatını şekillendirmekteki etkisini dile getirerek insanın aşkın yönünü kabul etmekte birleşir. Böylece ister çoğunluk kelamcılar ve sûfilerde olduğu gibi düalist bir görüşü savunsun isterse Ebû Hâşim el-Cübbâî ve takipçileri gibi insanı bildiğimiz maddi bünyenin bütünlüğünden ibaret saysın, âlimler insan hakkında indirgemeci ve bilinemezci tutumlardan uzaktır. Bütün akademik diskurlarını bir kenara bırakarak İslam âlimlerine göre insan, gündelik hayatı idame ettirmesini sağlayan bir idrakten Tanrı ve varlık hakkında farkındalığa erişme kabiliyetine yahut temyiz gücüne sahip bir zattır. Teklif kavramının öngördüğü ilahî müdahale, hâtır veya ilham yoluyla olduğu takdirde evrensel bir karakter kazanır.

 Modern dönemdeki bilimsel gelişmeler, öncelikle ontolojiyi, ardından da insan tasavvurlarını da derinden etkilemiştir. Bu gelişmelerin yol açtığı dönüşümler esas itibariyle iki maddede toplanabilir. Birincisi, insanı bildiğimiz maddi bünyeden ibaret sayan ve aklı da niceliksel bir aygıta dönüştürüp zekâya indirgeyen yaklaşımdır. Aslında kelam geleneğinde de insanı maddi bünyeden ibaret sayan görüşler vardır. Hatta Ebû Hâşim ve takipçilerinin bu görüşte olduğunu dikkate alırsak Mu’tezile geleneğinin eleştirel düşüncesinin bu görüşte karar kıldığını da söyleyebiliriz. Fakat bu görüşteki kelamcılar, hem insan aklının temel işlevi olan nazarın maddi olanla sınırlı olmadığını hem de vahiy, ilham ve hâtır gibi bilişsel durumların ilahî müdahaleyle gerçekleştiğini kabul eder. Yani insanî olan her şeyin maddi bünyede gerçekleştiğini iddia etmek ile insanî olan şeylerin tamamını maddi olanla sınırlandırmak farklı şeylerdir.

 İkincisi ise insanın varlığını maddi bünyeden ibaret kabul etsek bile zihinsel hadiselerin beyinde gerçekleşen fiziksel süreçlere indirgenemeyeceğini iddia eden yaklaşımdır. Kendi içinde oldukça farklı tavırlar barındıran bu görüş, maddi yapının bilişsel süreçlerini taşıyıcısı olsa bile ilkece maddeyi aşkın olduğunu iddia ederek bir tür aşkınlığı yahut düalizmi kabul eder. Ama bu aşkınlık veya düalizm artık ne klasiklerin ruh-beden düalizmidir ne de metafizikçi filozofların, kelamcıların veya sûfîlerin söylediği ilahî olana uzanan bir aşkınlıktır. Bu sebeple metafizikten fiziğe müdahaleye açık kapı bırakmaz. Yine de bu görüşte olanlar, bilişsel süreçleri niceliksel bir zekâya indirgememe çabasıyla yahut en azından bilimin şimdiki aşamasının böylesi bir indirgemeye imkân vermediğini söylemekle birinci gruptakilerden temayüz ederler.

 Geldiğimiz noktada şu tespiti yapabiliriz: İnsan nedir sorusuna verilen cevaplar ne denli geniş yelpazeye yayılırsa yayılsın esas itibariyle üç durumdan birini temsil eder. Birincisi, tamamen fiziksel süreçlerden ibaret insan tasavvurudur. İkincisi, fiziksel olandan oluşsa bile fiziksel süreçlere indirgenmeyen ama fiziksel olanın sınırları içinde kalıp klasik anlamıyla metafiziğe geçişi bilimsel olarak mümkün görmeyen bir insan tasavvurudur. Üçüncüsü ise ister düalist bir yapı kabul edelim ister etmeyelim insani varlığın ancak klasik anlamıyla metafizik olanla tamamlanacağını kabul eden insan tasavvurudur. Birinci tasavvur, pozitif bilimleri ve analitik felsefeyi, ikinci yaklaşım çağdaş anlam bilimlerini, üçüncü yaklaşım ise klasik metafiziği, kelamı ve tasavvufu doğurmuştur. Müslüman olarak düşünebilmek, üçüncü yaklaşımın kesinlikle savunabilir olmasını gerektirir. Bu savunu ise ya modern bilimlere rağmen yapılabilir ya bilimlerin çizdiği çerçevede kalıp modern bilimlerin açıklamakta yetersiz kaldığı noktalar öne çıkarılarak zayıf bir korunaklı alan oluşturmak suretiyle yapılabilir ya da insanın metafizik kavrayışının doğal dünyanın açıklamasını öncelediği ileri sürülerek fizikten bağımsız bir metafizik inşa edilerek yapılabilir.

 Açıkça söylemek gerekirse benim klasik döneme dair okumalarım ve şimdiye kadar edindiğim birikim, bir bütün olarak metafizik bilginin mümkün ve vaki olduğu anlayışı üzerine kurulan klasik dönemde bile metafiziğin hakikatte fiziksel açıklamalara dayanmadığı sonucunu verdi. Diğer deyişle metafiziğin kadîm tarihi göstermektedir ki metafizik iddiaların hiçbiri belirli bir fizik teorisine dayanmadığı gibi herhangi bir fizik teorisinin geliştirilmesiyle de ortaya çıkmış değildir.

 Evet, metafizik teoriler fiziksel açıklamalarla ilişkilendirilmiş, aralarında uyum sağlanmış ve böylece metafiziğin bilim olduğu iddiası güçlendirilmiştir. Fakat sudûr, yoktan yaratma ve bu ikisinin derinleştirilerek mezcedilmesi sayılabilecek vahdet-i vücûd gibi büyük metafizik açıklamalar, her ne kadar evrenin fiziksel yapısına ilişkin açıklamalar barındırsa da, fiziksel dünyanın bilimsel kavrayışına dayanmaz, fiziksel açıklamaları da anlamlı hâle getiren bir ontolojiye dayanır. Metafizik hakkındaki bu tespit, şimdilik insanın aklı idrak bakımından fizikî dünyayı aşan ama duyusal idraki bakımından fizik dünyanın parçası olan bir varlık olduğunu söyleyemeye imkân verir. İslam düşünce geleneklerinin değişik tanımlarla ifade ettiği bu anlamın savunulması hiç kuşkusuz çağdaş bilimsel gelişmeleri dikkate alan bir ontolojiyi gerektirir. Bu bağlamda önce metafizik-fizik ilişkisinin zorunsuzluğunu açıklamak, ardından böylesi bir kavrayışı mümkün kılan ontolojiyi inşa etmek gerekir.

Ömer Türker

Prof. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Felsefesi.
Tagged : # # # #

Dergi Editörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir