Abdullah E. Mollaoğlu: Evvela “Doğu Batı Ayrımında; Aslında Mimarlık, Şehircilik ve Sanat…” kitabınızda, kendinizi -her zamane genci gibi- çarpık bir Batılı anlayışın içinde yetiştiğinizi ifade ediyorsunuz. Bu çarpık anlayıştan şu ana değin fikrî deviniminiz nasıl oldu, ne gibi süreçlerden geçtiniz ve hâlihazırdaki düşünceleriniz nasıl hâsıl oldu?


Serkan Duman: Öncelikle her Anadolu çocuğu gibi milli duygulara yani vatan, millet sevgisine sahiptim ve hayata hep buradan bakmaya çalıştım. Lakin cahilce bakıyordum. Bir sıkıntı seziyordum fakat manalandıramıyordum. Yani bu sıkıntı sadece geleneksel mimarinin yok olması değil bunun fevkinde de bir sıkıntı var ama ne olduğunu idrak edemiyorum. Mesela Mimar Sinan olayım diye dua ediyordum. Ancak anladım ki bu dua bile yanlış ve bir Batılı anlayışın ürünü. Önce modern mimarlıkta ileri gitmeye çalıştım. Kısmen orada hâkim olduğumu hissettiğim dönemde proje üretmeye başladım. Burada kendi fikirlerimle bir şeyler üretmeye çalıştım lakin bu fikirlerim birtakım insanlar, kitaplar ve başka fikirlerle karşılaştı. Vicdanıma soruyorum başka şeyler söylüyor ve bir gün ben yaptığım bu işi bırakacağım dedim. Çünkü vicdanım kabul etmiyordu. Hiçbir şey yapamaz hale gelmiştim ve o huzursuzluktan yeni bir şey neşvünema buldu.

A. E. Mollaoğlu: Peki, bu fikri olgunlaşma sürecinde kerpiç mimarîye eğiliminizi tetikleyen ne oldu?


S. Duman: Tüm geçmişi bir kenara bıraksak, kerpicin bütün rasyonel boyutlarını göz ardı etsek dahi, sırf Hz. Peygamber’in (SAV) inşa ettiği mescidi kerpiç yaptırdığı için bile bir insan kerpice meyledebilir. Bunun yanı sıra bizim geleneksel evlerimizin çoğu ahşap gibi dursa da kerpiç bir yerinde mutlaka kullanılmıştır. Birçok sebep beni kerpice sevk etti, yani saymakla bitiremem. Ucuz, dünyaya zararı yok yani ekolojik, kapitalizme aykırı, yalıtımsal olarak çok ileri, betonun ülkemi mahvettiğini görmüşüm, daha ne olsun? En nihayetinde maddi sebeplerle beraber, asıl manevi sebepler benim için etkiliydi açıkçası.

Serkan Bey projesini çizdiği bir evin inşaatını takip ederken


A. E. Mollaoğlu: Kerpice yönelince çevrenizden nasıl tepkiler geldi?


S. Duman: Dalga geçenler oldu, iğneyle kuyu kazıyorsun, köylerdeki yıkık dökük kerpiç evlerin vaziyeti ortada vesaire gibisinden tepkiler verildi. Ben inandım, yapayım veyahut yapamayım, bu yola baş koydum. Bakacak olursanız bu esasında bir inovasyondu. Bugün insanlar inovasyon denilince yapay zekâ falan gibi algılıyorlar. Esasında bu yanlış bir algı ve şimdileri yavaş yavaş bu inovasyona kayıtsız kalınamıyor. Demek kerpiç de bir inovasyon teşkil edebiliyor ve bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda bu gayretlerimiz birilerinin ilgisini çekiyor. Duruşumuzdan ötürü, özellikle mimar olmayan insanların, olumlu dönüşleri ve teşekkürleri oldu ve bu da bizi memnun ediyor.


A. E. Mollaoğlu: Mimarinin ehemmiyeti nedir, yani bizleri niye bu kadar ilgilendiriyor?


S. Duman: Bir kere mimari, bir medeniyetin somutlaştığı noktadır ve teklifinin ortaya çıkmış halidir. Kur’an dâhil birçok yerde meselelere mimariden örnek verilir. Mimari deyince birileri sanat falan anlıyor hâlbuki bizim mimari tasavvurumuz sanattan ziyade daha müteal bir olgudur. En basitinden kıblemiz olan Kâbe’yi bile inceleyecek olsak bunun da mimari bir yapı olduğunu fark ederiz.

İnşaatı süren bir kerpiç ev için harç yoğuran ev sahibi ve evladı


A. E. Mollaoğlu: Doğal malzemenin ve özellikle kerpicin dünyada nasıl bir karşılığı var?


S. Duman: Avrupa çok ilgili bu işe. Keşke bu işe Türkiye öncülük etseydi lakin birçok şeyde olduğu gibi bunda da öncülük edemedik. Hâlbuki kerpiç Anadolu’da doğmuş, Çatalhöyük ve Kaşıklıhöyük ortada. Bizi dinî ve kültürel bakımdan da ilgilendiriyor. Keşke bizler de özellikle buna yoğunlaşabilsek. Hâlihazırda dünyada devam eden bir ev sıkıntısı var. Lakin biz bunun farkında değiliz. Çünkü Batı’ya dönük yaşıyoruz. Haberlerde “Fransa’da bomba patladı 9 ölü var.” diye son dakika verilirken altyazıya bakıyorsun “Pakistan’da canlı bomba 100 kişi öldürdü.” yazıyor.  Hâliyle biz şu an var olan dünyadaki ev sıkıntısından haberdar değiliz. Mesela mülteci kamplarında ihtiyaç var. Onlara kerpiç karmayı öğretsek de kendi evlerini yapabilseler. Gelin görün ki mimarlar halen otele, ofise ve alışveriş merkezlerine kilitlenmiş vaziyetteler. Sivil toplumun yararına yönelik bir projeleri, teklifleri yok.


A. E. Mollaoğlu: Peki, kerpici Batılılar kapitalizme uygun hale getirip hazır satma gibi durum ortaya çıkabilir mi?


S. Duman: Tabii ki Batılılar her şeyi modernize etme peşinde. Standart olmazsa çıldırırlar. İnsana bir işi bırakmayı kesinlikle istemezler. İşler insan üzerinden yürümesin ve insanlar standartlara tabi olsun istiyorlar. Bizim medeniyetimiz insana güvenir. Lakin artık bizler de Batılılaştığımız için biz de güvenemiyoruz.  Eskiden hayat insana göre inşa edilirdi. Moderniteyle beraber hayat standartlara göre inşa edilmeye başlandı. Batı, mümkünse insan deformasyonu hiçbir işte olmasın isterler. Ve insanı istekleri üzerinden tanımlamak insanı ortadan kaldırmak demektir. Felsefelerinde insan için insan hatasını kaldırmayı esas kabul etmişler. Bu onlar için iyi olabilir ve düşünceleri kendi değerler manzumelerinde tutarlı olabilir lakin bana göre uygun değil. Haliyle bakınca işleri profesyonel oluyor.

A. E. Mollaoğlu:  Sizce Batı’da; Rousseau’nun meşhur, “Toplum için doğru olanı akiller belirler ve halk da buna tabi olur, olmayanlar ise buna icbar edilir.” ifadesi gibi bir itikat mı söz konusu?

S. Duman: Aynen öyle, insanın yararına ve insan adına standart koyuyorlar, Batı’nın felsefesi budur. Batılılar gördüğüne, maddiyata önem veriyor hâlbuki bizler gönle yani maneviyata önem veririz. Aristo’nun görmeye dayalı felsefesine itikat etmiş Batı ve Batılılaşan bizler de bundan hissemizi alıyoruz. Öyle bir vaziyet ortaya çıktı ki görmediğine inanan veya bunu ifade eden insan aşağılanıyor. Hasılı Batılılar rasyonalite etkisinde her şeyi rasyonel yani elle tutulur gözle görülür belli bir standarda sokup ölçülür hale getirmek istiyor. Tutamadığı, göremediği, ölçemediğini de ya yok ediyor ya da inkâr ediyor.


A. E. Mollaoğlu: Yeri gelmişken kitabınızda da Batı’nın ‘Göz Medeniyeti’ olduğu üzerinden ciddi bir eleştiride bulunmuşsunuz. Bu kısmı okurken aklıma Gazali’nin El-Munkız adlı eserinde, gözün yani duyu organları yoluyla elde edilen bilginin kesin olmadığıyla alakalı bahsettiği iki örnek geldi. Biri, gece gökyüzünde gözüken yıldızın gözle bakıldığında madeni paradan küçük gözükürken hakikatte milyar kat daha büyük olması. İkincisi ise, gölgemiz sabit gözükürken esasen gün içinde güneşle beraber hareket etmesi. Bunları nazara alınca gördüğüne tapan Batı’nın ne denli bir yanılsama hali içinde olduğunu idrak ettim. Sizin de eserinizde anlattığınız Hıristiyanlar, sırf avam anlasın diye dinen caiz olmayan tasvire yani resme cevaz vererek dinini tahrif ediyor. Yani göz onlar için o denli mühim ki bu uğurda dininden taviz verebiliyorlar.

S. Duman: Tabii, Hıristiyanlık hep değişkendir. Hilmi Yavuz da o kısımda bir yabancıdan aktarıyor, Hıristiyanlık her zaman çağa uydurulur. Yabancının ifadesi bu ve ilginç olan ise Hıristiyanlıkla bilim uyuşmaz derler, alakası yok. Hıristiyanlar bir yolunu buluyor ve Hıristiyanlığı bilime/çağa bir şekilde uyduruyorlar. Vaktiyle Hıristiyanlık dersi almıştım, orada hiç unutamadığım bir mesele, teslis inancına Papa’yı da dâhil etmek ciddi ciddi tartışılıyormuş. İşte Batı, inançlarında bu kadar esnek davranabiliyor. Bu ise bizim değerler manzumemizle taban tabana zıt, hiçbir zaman da uyuşmayacak bir telakki.


A. E. Mollaoğlu: Bir şeye açıklık getirmek istiyorum, pozitivizmin kurucusu Auguste Comte’un ‘ortak toplumsal doğaya sahip olmak’ diye ifade ettiği meselenin özü, “Her toplum bir bitkidir, uygun koşullar sağlandığı vakit filizlenip meyve verecektir.” şeklinde. Biz de Pozitivizmin Fransız yorumu olan Sosyal Darwinizm’i aldık ve 1924 Anayasası’nda uyguladık, Şapka Kanunu ve benzeri Batılılaşma yolunda birtakım inkılaplarda bulunduk ve oturup filiz vermeyi bekledik lakin sonuç ortada. Kitabınızda, “Batı bu noktaya doğal bir süreç içerisinde ulaştı.” diyorsunuz. Bizler ise Tanzimat’tan bu yana sürekli inorganik şekilde bir taklitçilik peşindeyiz. Şu anki durumumuzda biz Doğuluların organik bir şekilde olgunlaşmamız mümkün müdür?


S. Duman: Evvela Doğu terimini Batılılar çıkarmıştır dikkat etmek gerekir. İkincisi bu duruma reçete verilemez. İşin güzel yanı da budur. Doğru olanı yaptıkça yani doğru oldukça doğrulabiliriz. Doğruyu nasıl bulacağız, tabii ki vicdanımızla. Vicdan bilgiyle beslenir, vicdan bilgiyi alır, işler ve karar verir. Yani kimse reçete sunamaz. Ancak benim inancım öncelikle karşı koymak. Bize dayatılan bir uyuşturucu var. Öncelikle yapmamız gereken ona karşı koymak ki bu bile büyük bir başarı ve öyle zannediyorum bir sonuç da ancak buradan elde edilebilir. Giydiğimiz kıyafetten, yediğimiz yemeğe, oturduğumuz yerden yaşadığımız eve kadar birçok şey bize zorla dayatılmış. Bunlarda herkesin içine sinmeyen, vicdanını rahatsız eden mutlaka bir şeyler var. İşte bu içe sinmeyenleri öncelikle ortaya çıkarmak, üzerinde konuşmak ve sonrasında hayata bunları tatbik etmek gerekir.

  Bu içe sinmeyenlerden biri kapitalizmdir. İslam’ın kapitalizmle uyuşması kesinlikle mümkün değil ve kapitalizme karşı koymalıyız. Bu bağlamda Mehmet Genç Hoca’nın “Osmanlı’da Devlet ve Ekonomi” kitabını mutlaka okumak lazım. Osmanlı’ya baktığımızda kapitalizme tamamen zıt bir şekilde, ürettiği malı kendi içinde eritmeye çalıştığını görürüz. Önce tebaam doysun sonra artarsa ihraç ederim düşüncesi vardı ve bunun için vergiler koyarak önlemler bile almıştı. Bambaşka bir anlayış. Mimariyle iktisadı da ayrı ayrı değerlendiremeyiz. Bu sebeple ekonomiyi yani iktisadı anlamadan mimariyi anlayamayız ve sıkıntılarımızı çözemeyiz. Mimari üzerinden okuma yapmak hakikaten başka bir ehemmiyete sahip ve dikkat edin önemli düşünürlerin birçoğu mimari üzerinden okuma yaparlar.

A. E. Mollaoğlu: Yani Hz. İbrahim AS üslubuyla evvela putları reddedeceğiz, sonra Hakk’ı bulup itikat edeceğiz, en son putları yıkıp Hakikati ilan edeceğiz öyle mi?


S. Duman: Evet, medeniyet öncelikle vazgeçtiklerin ve yapmadıklarındır. Biz hep bir reçete ararken ne yapacağımızı soruyoruz, hâlbuki önce ne yapmamamız gerektiğini anlamalıyız. Doğru olmadığını, olumsuz ve yanlış olduğunu düşündüğün bir şeyi öncelikle yapmamak gerekir. Ondan sonra yapman gereken şey ortaya çıkar. Bu benim kanaatim başkası farklı düşünebilir ama bence medeniyet dediğimiz şey daha çok inanmadığını yapmamak üzerine kurulu bir olgudur.


Serkan Duman’ın Arkadaşı Rıdvan Bey: Amerika’da büyüdün bildiğim kadarıyla, senin mimariye bakış açın nasıl gelişti?


A. E. Mollaoğlu: Açıkçası Amerika’da büyürken kıyas yapmaya pek bir imkân yoktu. Çünkü planlanmış bir şehre gözümü açtım. Muhayyilemde kıyaslayabileceğim bir başka şehirleşme tarzı yoktu. Lakin Türkiye’ye gelince o yıllarca gurbette hep kavuşmayı düşlediğimiz vatan, esasında göze pek hitap etmiyordu. Özellikle çarpık kentleşmenin neticesinde her yerden beton ucubeler fışkırıyor ve bu kesintisiz olarak devam ediyordu. Haliyle Batı’nın şehirleşmesi çok güzelmiş gibi düşüncelerimiz gelişmişti. İlk olarak köyümde geleneksel mimariyle tanışıp orada vakit geçirince yavaş yavaş sorgulamaya başladım. Sonrasında Serkan Bey’in fikirleriyle tanışınca bu fikir değişikliği oturaklı bir zeminde pekişmeye başladı.

  Serkan Bey’in sıkılıkla vurguladığı şehir tasarlamaktan Allah’a sığınırım lafının arka planına vakıf oldukça bu fikirler zihnimde daha da yerleşmiş bulundu. Mesela şehir planlamasının özü, insanı, Hobbesian bir itikatla devlet kontrolüne almaktır. Mimarların, bir yandan insanların psikolojik ihtiyaçlarını, öbür yandan uzun vadede toplumun sosyolojik ihtiyaçlarını esas almadan planladıkları binalar ve mahalleler, başlı başına insan ahlakına ve onuruna aykırı bir durumdur. Bunun yanı sıra çok katlı binaların insanları üst üste adeta böcek yuvaları gibi binalara tıkıştırmaları, Batı şehirciliğinin ne kadar berbat bir şey olduğunu anlatmaya yeterlidir. Bir taraftan da kullanılan yapı malzemelerinin, başta beton olmak üzere, ne kadar çevreye zarar verdiğine tanık olmuşum, neresini sevebilirim ki bu düzenin? Bir bakıma da Batı şehirciliğinin en masum sayılabilecek, ‘suburbs’ dedikleri müstakil evlerin olduğu mahallelerken, oralar da Serkan Bey’in ifade ettiği gibi insanı yalnızlaştıran ve komşuluk hukukunun gayet zayıf olduğu yerlerdir. Nitekim suburbslerin, intihar oranlarının en yüksek olduğu yerler arasında olması bu yalnızlığın başlıca yansımalarındandır.

Gökdelenlerin göklerle beraber insanlığımızı da deldiğinin farkında olmadığımızı gösteren bir New York silüeti

A. E. Mollaoğlu: Klişe bir sorudur: “Sanat, sanat için midir yoksa sanat, toplum için midir?”. Hâlbuki bizlere küçükken kimse “Sanat, sana göre ne içindir?” sorusunu sormadı. Net olarak iki alternatif sunulup birinden birine kanaat etmemiz gerekiyormuş gibi bir telakki vardı. Bu bağlamda kitabınızın ferdiyetçilik bölümünü ve ayrıca genel muhtevasını ele alacak olursak Doğulu toplumlar açısından “Sanat fert içindir.” diyebilir miyiz?


S. Duman: Doğu açısından sanat kavramını ele almak lazım. Esasında Doğu’da sanat yok, bizim sonradan sanat olarak adlandırdığımız birtakım zanaatlar var. Ustası açısından o belki bir sanat değil ama biz sonradan Batılı olarak bakınca sanat olarak değerlendirmişiz. Yani sanat dediğimiz şey şu an tam bir aristokrasi. Milyon dolarlara bir tablo satılırken öbür yanda her gün yevmiyesini alıp evine yemek götürmek için çırpınan fakirler var. Afrika’nın durumu ortada. Böyle bir sanat anlayışının bizimle uzaktan yakından alakası yok. Sanatçı (!), çok affedersiniz, dışkısını kavanoza koyuyor ve bu 150 bin avroya satılıyor. Halen yoksulluk, sanat kadar dert edinilmiyor. Bu, tek kelimeyle vicdansızlıktır. Bu, sanattan ziyade net olarak bir fetişizm ve kapitalizmin de doruğu.

  Geçenlerde bu yapay zekâ meselesini düşündüm. Önceleri benim kesin kanaatim, bunun olamayacağı yönündeydi. Sonra zaman geçtikçe baktım insanların zekâları yapaylaşmış. Aynı şeylere gülünüyor, aynı şeyler beğeniliyor, tepkilerimiz aynı, Twitter’da neyin tutacağı belli. Artık yapay zekâ yapmak mümkün çünkü zekâlar yapaylaştı.

  Toparlamak gerekirse sorunlarımızı çözmek için evvela çağı anlamalıyız. Ama biz hala reçete arıyoruz. Reçeteyle falan olmaz bu iş. Batı da geldiği noktaya bir reçeteyle gelmedi. Resülullah ASV bugün ne yapardı demeliyiz ama bunu yapardı dememeliyiz. Çünkü medeniyetimiz O’nun Medine’sinden filizlenmiştir lakin O’nun yapacağı hakkında da kesin konuşamayız. Çare istiyorsak bu Resülullah’a ASV ittiba ile olacaktır.

Tagged : # # # #

Abdullah Enes Mollaoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir