İnsan hakları;diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın insana insan olduğu için tanınan haklardır.

  Bugün dünyada hâkim olan ve ortaya çıkışı itibariyle de farklı etnik ve dini kesimler tarafından sürekli -haklı veya haksız- eleştirilere maruz kalan insan hakları kavramı, Batı kökenlidir. Otuz Yıl Savaşları sonunda Westphalia Anlaşması ile ortaya çıkan modern/ulus devlet kavramı ile birlikte gücü elinde bulunduranların halk üzerindeki istibdadına karşı filozofların (John Locke, Jean-Jacques Rousseau ve Montesquieu gibi) öne sürmüş oldukları düşünceler bugünkü insan hakları kavramının büyük oranda düşünsel temellerini oluşturmaktır.

   Tarihte insan haklarının temellerini oluşturan olaylardan sonra da devletler veya uluslararası kuruluşlar tarafından insan haklarını korumaya yönelik birçok gelişme yaşanmıştır. Ancak bu gelişmelerden sonra hem dünya genelinde hem de İslam coğrafyasında yaşanan insan hakları ihlalleri bize göstermiştir ki bu gelişimler insan haklarını korumaktan ziyade ihlallerde bulunan devletlerin küreselleşen dünyada insanlar gözünde kendilerini masum göstermek için kullandıkları birer vasıtadan öteye gidememiştir.

  Yakın tarihimize baktığımızda milyonlarca sivilin yaşamını yitirdiği İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından insanların temel haklarını güvence altına almak üzere İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ilan edilmiştir. Bu beyannamede, insan olmaktan kaynaklanan temel hakların yanı sıra, bir ülkenin vatandaşı olmaktan kaynaklanan siyasal haklara kadar onlarca kazanım sıralanmıştır. Günümüze gelene kadar geçen zaman için insan hakları noktasında başka metinler de kabul edildiği halde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ne yazık ki ihlallerin önüne geçme noktasında gözle görülür bir başarı sağlayamamıştır. Özellikle de Ortadoğu’da.

   İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası sistemde hukuk düzeyinde önemli değişimler olmuştur. BM, uluslararası hukukta kuvvet kullanımına yönelik düzenlemeler getirmiş ve belirli istisnalar dışında kuvvet kullanımını yasaklamıştır. BM Anlaşması’nın 2/4 maddesinde geçen kuvvet kullanma yasağını tüm devletler kabul etmiş olmasına rağmen uluslararası sistemde kuvvet kullanımı boyut ve nitelik değiştirerek varlığını devam ettirmektedir. Bugün Ortadoğu’da yaşanan insan hakları ihlalleri, ‘güvenlik’ söylemleri ile reel-politik kavramların arkasına sığınarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu söylemler karşısında hem devletler hem de uluslararası kuruluşların ortaya koymuş olduğu samimiyetsiz tepkiler görüyoruz ki bunlar, ihlalleri gerçekleştiren devletleri caydırma noktasında somut bir yaptırım niteliği taşımamaktadır.

   1963 yılında Baas Partisi’nin gerçekleştirmiş olduğu askeri darbenin ardından olağanüstü hal ile yönetilmeye başlayan Suriye’de 1970’ten beri Esed Ailesi İktidarı hüküm sürmektedir. İhvan-ı Müslimin hareketi bu iktidar karşısındaki dönemin en büyük muhalif hareketi haline gelmiştir. Hafız Esed’in iktidara gelmesi ile birlikte Nusayriler, Suriye yönetiminde güçlü bir konuma gelmiştir. Halkın bu duruma karşı tepkileri sokaklara yansımıştır. Bu dönemde Suriye ordusu şiddete başvurarak 2-28 Şubat 1982 tarihleri arasında Hama’yı abluka altına almış ve buradaki halka karşı siyanür gazı kullanmıştır. 50.000 kişinin yaşamını yitirdiği, 20.000 kişinin kaybolduğu bu katliam, tarihte kimyasal silah kullanılarak gerçekleştirilen en büyük katliamlardan biri olmuştur. Tıpkı bugün olduğu gibi bu katliamda da uluslararası hukuk işlevselliğini yitirmiştir. Ortaya konulmak istenen yaptırımlar yine caydırıcı nitelik taşımayarak o gün yaşanan o zulmün bugünlere kadar taşınmasına sebep olmuştur. 48 yıl boyunca her türlü zulme ve baskıya karşı mücadele veren Suriye halkı, 2011 yılından beri yaşanan iç savaş sebebiyle bugün yine toplu bir kıyıma maruz kalmaktadır.

  2010 yılının son demlerinde Tunus’ta başlayan ‘Arap Baharı’, Ortadoğu’da hızla yayılarak Mısır ve Libya’dan sonra Suriye’ye ulaşmıştır. 2011 yılının Mart ayında Deraa’da, yaşları 9 ila 15 arasında değişen aynı aileden 15 çocuğun, okul duvarlarına, “Hürriyet istiyoruz, özgürlük istiyoruz!” şeklindeki sloganları sebebiyle tutuklanmaları ve çocuklara tırnakları sökülerek işkence edilmesi üzerine halkın bu muameleyi protesto etmek için sokaklara dökülmesi ile başlayan olaylar, ülke genelinde iktidara karşı bir başkaldırıya dönüşmüştür. Esed rejiminin halkın üzerine ateş açması sonucu Temmuz 2011’den bu yana Suriye’de olaylar, ordudan kaçan askerlerin muhaliflerin saflarına katılması ve halkın silahlı rejim güçlerine karşı kendisini savunmak için silahlanmasıyla bir iç savaş halini almıştır.

  21 Ağustos 2013’te Esed Güçleri’nin Şam’ın Doğu Guta bölgesinde gerçekleştirdiği kimyasal silah saldırısında, aralarında çocuk ve kadınların olduğu 1300’den fazla sivil hayatını kaybetmiştir. Yine her zaman olduğu günü uluslararası kuruluşlar ve uluslararası toplum kendisinden beklenen müdahaleyi gerçekleştirmemiş, Suriyeli sivillere yardım için bir insani yardım koridoru açılması dahi başarılamamıştır. Sorun Birleşmiş Milletler’e taşınmış, BM bünyesinde gerçekleştirilen çalışmalar da olumlu bir sonuca varamamış ve rejimin saldırılarına devam etmesiyle Suriyeliler için sorun daha da derinleşmiştir.

  Esed rejiminin Suriye halkına karşı yapmış olduğu müdahaleler aynı zamanda ‘savaş suçu’ niteliği taşımaktadır. Savaş hukuku ve teamüllerini ihlal eden askeri güçlere mensup kişilerin ve uluslararası hukuk kurallarını ihlal eden sivil kişilerin cezalandırılması, uluslararası teamül hukukunun bir gereğidir. BM Soruşturma Komisyonu, hazırladığı raporda hükümet yanlısı güçlerin silahsız sivil halka yönelik geniş çaplı sistematik öldürme, işkence, tecavüz ve diğer insanlığa karşı suç olan eylemlerine devam ettiklerine dair kanıtlar ortaya koymuştur. Esed rejiminin zulümleri ve bu kadar kanıt gözler önündeyken, devletler ve uluslararası kuruluşların bu durum karşısındaki geçiştirme ve somut nitelik taşımayan kınama politikaları bugün Suriye’yi içinden çıkılmaz bir karmaşıklığa sürüklemiştir. Suriye’nin ve Suriye halkının çıkarlarına yönelik müdahaleler gerçekleştirilmediği müddetçe de, öyle görünüyor ki iç savaş daha uzun yıllar sürecek.

   Suriye’de rejim tarafından gerçekleştirilen insanlık suçu olayları ve bu olaylar karşısında uluslararası toplumun umursamazlığını burada galiba bu yazı için tanınmış olan sınır doğrultusunda anlatmamız oldukça güç. Yazıya son verirken Abdurrahman Arslan’ın şu sözlerini dile getirmek istiyorum:

“Bugün Müslümanların Ortadoğu’da cereyan eden olaylarını hala ‘enerji paradigması’ içinde anlama ve değerlendirme çalışmalarını ciddi bir zihniyet sorunu olarak tahlil etmemiz gerekmektedir.”

Tagged : # # # #

Taha Oğuzhan Kılavuz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir