Sadettin BADEM: Hocam öncelikle toplum dediğimizde ne kastediyoruz?

Ejder OKUMUŞ: Tabi bu çok karmaşık ve aslında teknik de bir konu. Basitçe toplum dediğimizde insanların sistemli olarak bir amaç etrafında bir araya gelmelerini ifade eder. Ama bugün bizim ağzımızdan döküldüğü gibi kolay bir varlık değil. Öncelikle toplum, insan açısından çok hayati bir rolü ifade etmektedir. Bunu belki de Aristo’ya kadar giderek temellendirmemiz mümkün.  Aristo’nun meşhur bir sözü vardır: “İnsan toplumsal bir canlıdır.” Daha sonra bunu Farabi ve diğer İslam filozofları “İnsan tabiatı gereği medenidir.” diye ifade etmişlerdir. Bu insanın toplumsal olduğu anlamına gelmektedir. Yine İbn Haldun (insanlık tarihindeki ilk sosyolog) “İnsanların bir araya gelmeleri zorunludur.” yani toplum hayatı yaşamaları zorunludur diye daha sosyolojik bir önerme kurmuştur. Nitekim biz bunu bugün de görüyoruz.

 Sadettin BADEM: Bugün tek başına yaşayan bir insan var mı?

Ejder OKUMUŞ: Tek başına bir insanın yaşamı ancak Hayy b. Yakzan gibi felsefi romanlarda olur. O bir takım eserlerde muhayyel noktalarda olabilir. Aksi halde tek başına bir insanın yaşaması mümkün değildir. Çünkü yaradılışı gereği insan toplumsal bir varlıktır ve topluma ihtiyacı vardır. İbn Haldun’un da izah ettiği gibi insanın sıradan bir ekmeği elde edebilmek için bile o ekmeğe giden yolda birçok insana ihtiyacı var. Toprak sahibinden çiftçiye, değirmenciden fırıncıya kadar birçok insana ihtiyaç var. Demek ki insanlar bir arada yaşamak zorundadır. Ayrıca İslam Filozofu Farabi’nin de çok güzel ifade ettiği üzere “İnsanlar mutlu olmak için toplumsal hayata ihtiyaç duyarlar.” İnsanlar bir arada yaşadıklarında hedefledikleri mutluluğa erişirler.

  Burada şunu da düşünmemiz gerekiyor: İnsan yaratılışı gereği tabi ki toplumsaldır ama biz bu gerçeği görerek daha bilinçli bir toplumsal hayatı nasıl inşa edebiliriz? İnsanlar daha anlamlı ve daha mutlu bir hayat için nasıl bir dünya kurabilirler? Bunun üstünde kafa yormak gerekiyor. Aydınlarımızın, akademisyenlerimizin, sosyologlarımızın, hocalarımızın, tüm gençlerimizin ve bütün toplumsal bireylerin sorumluluk sahibi gibi davranıp ve düşünüp, sorumluluk sahibi olarak üzerine düşen görevleri yerine getirmeleri gerekiyor. Başka insanlar karşısında bencil olmamak, bilinçli hareket etmek ve nemelazımcı olmamaları gerekiyor. Asıl mutluluğu elde etmek için mutlaka içinde yaşadıkları toplumsal evrende diğer insanlara destek olmaları gerekiyor. Sabah akşam ya da başka bir vakitte karşılaştıkları insanlara selam vermeleri, tebessüm etmeleri gerekiyor. Dünya babamızın malı değil. Hiçbir mekân bize ait değildir. Buralar bize emanet ve “Biz yine bize emanetiz.” Bu din benim, ben bu dinin simsarıyım diye bakmamız bu son derece yanlıştır. Böyle dediğimiz zaman diğer insanları dışlıyor, kaba davranıyor ve bir bakıma tekfir edebiliyoruz. Hâlbuki din Allah’ındır. İnsanlar dini anlamaya, yaşamaya çalışırlar. Bu husus bilinçli bir şekilde ortaya konulduğu zaman gerçekten de içinde yaşamak zorunda olduğumuz toplumu anlamlı hale getiririz. 

 Bir boyut ekleyelim: Mevlana’nın bilinçli toplumu nasıl olur? İslam’ın istediği toplum nedir? Bize bunu anlatması bakımından kedi fare metaforu üzerinde güzel bir fablı vardır. Orada ‘’cemaat rahmettir’’ rivayetini çok güzel bir şekilde izah etmek üzere bu fablı getirir. Der ki: ‘’İslam toplumu bilinçli olursa ve belirli bir amaç doğrultusunda yaşarsa ancak böylece insanlığa rahmet olur.’’ Bu o kadar önemlidir ki, Mevlana şöyle anlatıyor: Bir kedinin karşısında binlerce fare olsa çil yavrusu gibi dağılır giderler. Hâlbuki o binlerce farede cemaat ruhu olsa toplumsal içtimai ruh olsa her bir fare kedinin bir yerinden tutsa kediyi paramparça ederler. Ama bir tane kedi karşısında binlerce fare darmadağın oluyor. Neden? Çünkü onlarda toplumsal bilinç yok. Mevlana ‘’cemaat rahmettir’’ olgusunu böyle açıklıyor. Bizim de toplumu daha anlamlı hale getirmemiz için bu bilinçle çaba harcamamız, nemelazımcılık yapmadan, vurdumduymaz olmadan duyarlılıkla olaylara yaklaşmamız gerekiyor. Toplumsal hayat dediğimiz budur. Bir bütün olarak topluma baktığımızda kendi kendine yürüyen bir kitle veya ruhsuz bir beden değildir. Canlıdır ve bu canlılığı kolektif olarak içindeki tüm bireylere yani insanlara şamildir.  Dolayısıyla toplumda yaşayan her insanın kendi üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi gerekiyor.

Sadettin BADEM: Hocam şimdi bu tarihî ve kavramsal girişten sonra modern döneme geçmek istiyorum. 

Esasen modern dönem eski toplum yapılarından farklı olarak kendi meşruiyetini toplumdan alan kurumlar ve farklı toplumsal örgütlenmeleri ortaya çıkardı. Bu toplumsal değişim sürecinin Batı’da ortaya çıkardığı bunalım dolu süreci tarihin akışı içerisinde görebiliyoruz. Bu bağlamda şunu sormak istiyorum. Türk toplumu modernleşme sürecinden nasıl geçti ve özellikle kendi toplumsal dinamiklerinin gerektirdiği bir değişim miydi?

 Ejder OKUMUŞ: Bu, Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci, aynı zamanda bizim Batılılaşma ve modernleşme sürecimiz.  Her ne kadar Batı’ya ve Batılılaşmaya karşı çıkan entelektüellerimiz ve insanlarımız olsa da yine de hâkim iktidarlar, modernleşmek için daha ziyade batılıların izlediği modernleşme serüvenini esas alan bir modernleşmeyi benimsediler. Türk aydını da Cumhuriyet’in arifesinde ve ahirinde böyle bir modernleşmeyi benimsemeye çalıştı. Durum böyleyken dönemin şartları gereği aşırı dayatmacı bir şekilde; Fransız Devrimi’nden sonra kurulan Fransız lâik sistemini de esas alarak Türkiye’de Batılı hayat, resmi düzenden başlamak üzere devletten aşağı doğru halka kabul ettirilmeye çalışıldı. Bunun için devrimler ve daha sonraki süreçte birtakım siyasi uygulamalar yapıldı.

  Bütün bunlar yapılırken de göz ardı edemeyeceğiniz bir şey var: Neredeyse 1950’lilerden itibaren her on yılda bir on yıla tekabül edecek şekilde sisteme askeri müdahaleler yapıldı. Modernleşme süreci daha köklü bir şekilde insanların zihin & gönül dünyalarına ve yaşam tarzlarına hâkim kılınsın diye böyle bir şey yapıldı. Tabii burada çoğunlukla toplumun kendi özgür iradesi ile kabul ederek benimsediği bir değişimden bahsedemeyiz. Kur’an-ı Kerim’de Ra’d sûresinin 11. ayeti aklımıza geliyor “Hiç şüphesiz bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah o toplumun durumunu değiştiremez.’’ Bunun ne demek olduğunu ifade etmeden şunu ifade edeyim, toplumdan kastım tek tek bireyler değil çünkü bireyler olmadan toplum olmaz. Durkheim’ci bir tarzda, bireylerin yok sayıldığı bir toplumu kastetmiyorum. Bireyle toplum arasındaki ilişki diyalektik bir ilişkidir ve bireyin fıtratında getirdiği bazı özellikler olmadan toplum olamaz. Yani toplum karşısında birey tamamen edilgen veya salt bir nesne değildir. Bunun altını çizmiş olayım. Dolayısıyla toplum derken esasında hep bunu ifade etmekteyim.

 Mezkûr ayette ifade edilene gelecek olursak, toplumun asıl sağlıklı değişimi, toplumun kendi özgür iradesi ile devreye sokulması istenmekte. Kendi iradesiyle bir değişim stratejisi ortaya koyup onu izlerse ve Kur’an-ı Kerim’de de ifade edilen, Sünnetullah çerçevesinde ortaya konan ilkeleri bu süreçte hayata geçirilirse; hiç kuşkusuz bu süreç, ayette bahsedildiği üzere toplumsal iradeye dayanan bir değişim gerçekleşmiş olur. Sonuçta bize dayatıldı dediğimiz işlerde, insanlar belki gönülleri ile olmasa dahi, zamanla bu işleri kısmen ya da bütünüyle benimsemiş göründüler.

  Bugün yaşadığımız birçok problem, geçmişte yaşadığımız ve adını “çarpık modernleşme” koyabileceğimiz bir modernleşme sürecinin etkisi ile meydana geldi. Sadece Türkiye değil Osmanlı hinterlandında bulunan ve sonra ayrılıp devlet olan bütün toplumsal yapıları kastediyorum. Orta Doğu’ya bakın. Osmanlı’dan sonra hiçbirisinin yüzü gülmedi. Balkanlara bakın. Osmanlı’dan kopan Sırbistan dâhil olmak üzere hiçbirinin yüzü gülmedi. Sırbistan şuan darmadağın. Tarihe baktığımızda Balkanlar sürekli hareketli bir yer zaten. En mutlu olduğu dönem Osmanlı dönemidir. Bunu herkes kabul eder. Dolayısıyla Osmanlı’nın çöküşünden sonra aslında ne yazık ki kendi değişim stratejimizi, kendi irademizi, kendimiz ortaya koyamadığımız için bakın bir sürü süper güç olan ülkeler -başta ABD olmak üzere- Müslümanları yönetmeye, Müslümanlara zulmetmeye, Müslümanları parçalayıp bölmeye, Müslümanlar’ın toprakları üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmakta, kurmakta da.

  Bugün Ortadoğu’yu bütün bu söylediklerimizden bağımsız ele almak mümkün mü? Elbette mümkün değil. Onun için bizim değişim süreçlerinde söz sahibi olmamız için kendi irademizle bir değişim stratejisi ve daha geniş bir biçimde zaman stratejisi kurmamız gerekir. Çünkü zaman sadece değişimi içine almaz. Bize durağan gibi görünen yapısal yönlerimizi de içine alır. Zamanın dışında hiçbir şey yoktur. Yapmamız gereken şey, kendi zamanımızı kendimiz üretmektir. Bu ifadeyi başka yazılarımda da ortaya koydum, gene ifade edeceğim. “Kendi zamanını üretemeyen toplumlar başkalarının, kendilerine uygun olmayacak şekilde ürettiği zamana mahkûm olurlar.” 

Sadettin BADEM: Türk toplumu kendi tarihsel tecrübesiyle irtibat kurmadıkça Türk kalabilir mi?

Ejder OKUMUŞ: Mümkün değil. Aslında teorik olarak siz buna mümkün de diyebilirsiniz ama gerçek anlamda mümkün olmaz. Gerçeklikten kastım sosyal gerçeklik, hakikat değil. Peki, neden olmaz? Çünkü siz o tarih üzerine kendi hayatınızı ortaya koyuyorsunuz. Tarihi yok sayarak, geçmişinizi yok sayarak buradan direkt Peygamber Efendimizin SAV dönemine ve doğrudan vahyine ulaşamazsınız. Tarihî gerçeklikle gelenek asla reddedilemez. Ama şu şartlar altında bu olguyu bir bina gibi düşünüp bir metafor üzerinden gidelim. Bu binanın üst katları (çatı vs.) neyin üzerinde duruyor? Temelin üzerinde durmaktadır ve gelenek dediğimiz şey bütün birikimi ile (ilim, teknik, ahlak) bizim hayatımızın temelini oluşturur. Biz gökten zembille inmedik ki. Bugün Kur’an, Sünnet, İcma, Kıyas ve diğer İslami kaynaklardan bahsederken onlar türedi olarak mı zuhur etti, yani birden bire mi meydana geldi? Hayır, hepsinin tarihleri var.

  Geçmişten bugüne hiçbir insan varlığı ve toplumsal varlık geçmişi yok sayarak ya da geçmişi yadsıyarak bugün varlığını ortaya koyamaz. Tam anlamıyla geçmişe bağlı bir şekilde ama geçmişi şimdiye ve geleceğe taşıyarak mütemadiyen yenilenerek varlığını ifade edebilir. Yenilenme dediğimiz şey geçmişin üzerine yeni şeyler koymaktır. Ancak bunu yaparak kendinizi ortaya koyabilirsiniz. Bunu söylerken geçmişte kalmak anlamında söylemiyorum sadece geçmiştekilerle ve geçmişe bağlı olmakla yetinirseniz geçmişte kalırsınız, gelişemezsiniz. Bu esasında geleceğe de gidemezsiniz anlamına gelmektedir. Gelecek nesillerimiz de böylece yok olur. Daha önce söylediğim şeyi tekrar ediyorum. Kendi zamanınızı üretemediğiniz zaman birileri size getirir zaman şeridi giydirir ve siz onun içinde oyalanıyor durursunuz.

Sadettin BADEM: Kısaca değerlendirecek olursak Türkiye’nin laikleşme sürecinde Tanzimat’ı nasıl okuyabiliriz? 

Ejder OKUMUŞ: Bu konu benim doktora tezim. “Türkiye’nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat” ismi ile yayınlandı. Burada asıl anlamaya çalıştığım şey şu: Cumhuriyet sonrası kurulan yeni rejimde Modern Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik gibi bir noktaya, laiklikle gelen yeni kurumlara ve yeni sürece nasıl gelindi? Burada özellikle 1839 Tanzimat Fermanı’nı ve 1856’da Islahat Fermanı’nın ilan edildiği süreç arasında uygulamalar, alınan kararlar, ihdas edilen yeni kurumlar çok ciddi etkenlerdir. O dönemde kuşkusuz Osmanlı Devletinin; bürokrasisi, siyasileri veya ilmiyesi yani uleması kesinlikle laik sistemi getireceğiz diye reformlar yapmadılar. Ama yaptıkları şey önce zihinsel olarak sonra yavaş yavaş bir hayat tarzı olarak bir tür laikliğe zemin hazırlayacak bir süreci ortaya koydu. Ben bunu “şibih laiklik” olarak nitelendirdim. “Şibih laiklik” laiklik değil ama sûreten bir laiktir. Laikliğe benzeyen bir laik sistem yine meşruiyetini dinden alan bir sistem, Osmanlı siyasal sisteminin meşruiyetini temelinde yine din var. Ama yavaş yavaş o dönemden itibaren alınan kararlar, birtakım değişiklikler doğal olarak daha sonra Islahat Fermanı’nın ilan edilmesi, I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet’e geçilmesi, Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin, Anglosakson laik sistemleri yerine Fransız usulü laikliği (katı, sert) almaları ile sonuçlanmıştır. Onun için Tanzimat Dönemi çok önemlidir.

  Bu dönemde neler olduğunu, bugünün gençliği ve aydınları çok iyi bir şekilde okuması ve analiz etmesi gerekiyor. Bu konuda Türkiye’de yapılmış kaynak olarak gösterebileceğimiz ciddi çalışmalar bulunmaktadır. İyi yazılmış tarih kitaplarının hangisi olursa olsun Halil İnalcık, İlber Ortaylı gibi farklı açılardan bakabilen insanlardan -yani Halil İnalcık sosyal tarihçilik açısından bakmış, İlber Ortaylı biraz daha farklı açıdan yine tarihçi olarak bakmış- okunmalıdır. Benim ‘’Türkiye’nin Laikleşme Serüveninde Tanzimat’’ adlı kitabımda daha çok sosyolojik ve tarihi açıdan bir bakış vardır. Ve yine bazı oryantalistlerin çalışmaları da vardır. Modern Türkiye’nin doğuşu buna örnek teşkil edebilir. Bu kitapların kaynakçalarındaki hem Batılı hem yerli kitaplar olmak üzere öncelikle kendi kitaplarımızdan başlayarak okumalıyız. Yayınlanmış o dönemin sosyal, siyasi ve gündelik konuları hakkında birçok yazılar mevcut. Herhangi birine ulaşılabilir. Yeter ki bir arayış içinde olunsun.

Sadettin BADEM: Son olarak Türkiye’de sekülerleşme ne düzeydedir?

Ejder OKUMUŞ: Karmaşık bir durum söz konusu. Ne ‘’Eyvah gençlik elden gidiyor, dünyevileşiyor!’’ diyebilecek durumdayız ne de ‘’Dindarlık üst düzeyde yaşanıyor, dindarlaşma eğilimi var.’’ Denilebilir durumdayız. Benim gözlemlerim bu yönde. Tüm dünyada böyle aslında. Bu dediğimiz, çok nitelikli dindarlık var diye göğsümüzü kabartacak şekilde bir dindarlık değil. Bizim bu konuları ele alırken dindarlaşma ya da sekülerleşmeyi iyi ve daha doğru okuyacak birtakım donelere, verilere ihtiyacımız var. Aynı zamanda çok sağlıklı değerlendirmelere de ihtiyacımız var.

  Lafı kestirmek suretiyle. “eyvah sekülerleştik” demek de, din açısındansa “din artık güçlendi dindarlık arttı” demek de doğru değil. Aslında insanlar hem inançlarını yaşıyor hem de kendilerince benimsedikleri din anlayışlarının da dışına çıkarak bir tarz-ı iktidarlık üretiyorlar. Kimi zaman geleneksel dindarlıkla uyumlu bir şekilde yaşamaya çalışıyorlar. Kimi zaman aksi yönde. Cami cemaatinin de kiminde artış oluyor kimi azalıyor. Bütün bunların hepsini dikkate alarak bakmak gerekiyor. Sekülerleşmenin Türkçe’deki anlamı ile dünyevileşme birbirini tam karşılamamaktadır. Ben Batılı anlamda bir sekülerleşmenin Türkiye’de çok güçlü olduğu kanaatinde değilim. Değişimi doğru okumamız lazım.

Tagged : # # # # #

Dergi Editörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir