Klasik lügatlerdeki açıklamalara göre ‘’adalet’’ esasen ifrat ile tefrit arasındaki orta noktayı ifade eder ki, bu mana aynı kökten gelen ‘’i’tidal’’ kelimesiyle de ifade edilir.[1] Adâlet hakkında sözlüklerde şu tanımlamalar yapılmıştır:

1. Şeylerin yerli yerine konması. Her şeyin olması gerektiği yerde bulunması.

2. Haklı ile haksızın ayırt edilmesi; haklıya hakkının verilmesi, kişilerin hak ettikleri şeye sahip olabilmeleri.

3. Kendine ait olan alanda, kendi mülkünde tasarrufta bulunmak; başkasının hakkına tecavüz etmemek.[2]

İslam dini toplumun güven içinde bir arada yaşaması, huzur ve istikrarı için adalete son derece önem vermiştir. Kur’an’ı Kerim’de adalete çokça vurgu yapılmış olup, adâletin ölçüsü yahut dayanağı hakkaniyet olarak belirlenmiştir.[3] Hidayete hak sayesinde ulaşılabileceği gibi adâlet de hakka uymakla sağlanır. Hak, objektif bir kavram ve sabit bir kanun ilkesidir. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için “İşte bunlar zalimlerdir.” denilmiştir.[4] Binaenaleyh şahsî menfaat temini, akrabalık, düşmanlık gibi hissî durumlar, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedenî veya ruhî bakımdan kusurlu bulunması gibi ahlâk kanununu ilgilendirmeyen sebepler bir hakkın ihlâlini, örtbas edilmesini ve sonuç olarak adâlet ilkesinden sapmayı mazur gösteremez[5].[6]

Aynı şekilde Hz. Peygamber’in hayatına baktığımızda gerek peygamberliğinden önce gerekse peygamberliği süresince daima haktan, haklılıktan yana olmuş, insanlar arasında adaleti en güzel şekilde tatbik etmiştir. Özellikle ceza konusunda insanlar arasında mevki, mal, mülk, ırk, cinsiyet hatta din gibi sebepleri esas alarak işlem yapmamıştır. Yerine göre bir köleye hakkını teslim etmiştir. Bilhassa haklıya hakkını vermekte son derece dikkatli davranmıştır. Onun toplumda adalet, hak ve eşitlik prensiplerini yerleştirecek doğrultudaki birçok tatbikatlarında bu husus açıkça görülür. Mesela şu olay bunu doğrular niteliktedir:

Hırsızlık eden Benu Mahzum kabilesinden bir kadın için Usame b. Zeyd şefaatçi gelir. Hz. Peygamber (s.a.v) ‘’Allah’ın emrettiği cezalar hususunda şefaat mı istiyorsunuz?’’ diyerek çok sevdiği evlatlığını reddetmiştir. Sonra da minbere çıkarak şu tarihi sözleri söylemiştir: ‘’Sizden öncekiler itibarlı bir kişi hırsızlık ettiğinde salıverdikleri, avamdan birisi hırsızlık ettiğinde ise elini keserek cezalandırdıkları için helak oldular. Allah’a yemin ederim ki (kızım Fatıma) bu işi yapmış olsaydı onun da elini keserdim.’’[7]

İslam tarihinde adalet denildiğinde ilk akla gelen isim olan Hz. Ömer, adaletiyle İslam’ın nuru sayılmıştır. Hak ile bâtılı ayırt ettiği için kendisine “Faruk” sıfatı verilen Hz. Ömer, halifeliği sırasında halkın tüm ihtiyaçlarını gözetmiş, dertlerine ulaşabildiği oranda bizzat kendisi çözümler sunmuştur. Halkın can ve mal güvenliğine önem vermiş, onların sorumluluğunu tam anlamıyla üstlenmiştir. Hatta “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer’den sorar diye korkarım.’’ diyerek, bu sorumluluk duygusunu dile getirmiştir.[8]

İslam alimleri ve filozofları da adalet konusunu eserlerinde işlemişlerdir. Mesela İbn Hazm, adaleti, ‘’Bilerek hak edene hakkını vermen ve kendi hak ettiğini de alman.’’ şeklinde tanımlayarak, adalet kavramının insanın hem şahsına hem de başkalarına olan yönünü vurgulamıştır. Gazzali de adaletin çift taraflı yönüne vurgu yapmış, insanların ferdi olarak nefislerinde adaleti kurmadıkça cemiyette adaleti kurmalarının mümkün olmadığını söylemiştir. [9]

Hiç şüphesiz toplumsal adaletin temeli ehliyet ve liyakate dayanır. Ehliyet; sözlükte yetki, yeterlilik, elverişlilik, maharet ve bir şeyi hak etmek gibi anlamlara gelir. Fıkıhta ehliyet, kişinin birtakım haklara sahip olmaya elverişli bulunması ve sorumlulukları yerine getirebilme yeteneğidir. Bu özelliklere sahip olana ehil kimse, bir işe uygun ve yaraşır olma hâline ise liyakat denir. Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarından sorumlu olabilmek için ehil olmak şarttır. Bu nedenle görev ve sorumluluk verilecek kişinin ehliyet ve liyakat açısından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü insana yüklenen görev ve sorumluluklar birer emanettir. Emanetler ehliyet ve liyakat sahibi kişilere verilmelidir. Kur’an’da, bu durum şu şekilde ifade edilmiştir: “Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah işitir ve görür. ”[10] Ayette belirtilen emanetlerden bir kısmı kamuya ait işlerdir. Kamu mallarının korunması ve devlet işlerinin düzenli yürümesi için bu işlerin ehliyet ve liyakat sahibi kişilere teslim edilmesi ve onlar tarafından yönetilmesi gerekir. Kamuya ait işlerin ehil olmayan kimselere verilmesi bir haksızlık ve adaletsizliktir. Bu durumda toplum içinde güven ve emniyet sarsılır, pek çok kul hakkı da ihlal edilmiş olur. Peygamberimiz (sav) bunu şöyle belirtmiştir: “Emanet kaybedildiği yani işler ehli olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekle!”[11]

Allah Resûlü’nün idaresinde emanet, ehliyet ve liyakat esastı. Bu sebeple bu nitelikleri taşımayan kimselere idarî görev verilmezdi. Bir gün Allah Resûlü’nün sevgili ashâbından olan ve hakkı çekinmeden dile getirmesiyle bilinen Ebû Zer, Hz. Peygamber’e, “Yâ Resûlallah! Beni âmil olarak görevlendirmiyor musun?” demişti. Onun yapısını çok yakından bilen Hz. Peygamber, elini omzuna vurarak, “Ey Ebû Zer! Zayıf bir kimsesin. Bu görev ise bir emanettir. Lâyık olduğu için onu alan ve gereğini hakkıyla yerine getirenler dışında (bu tür görevler) kıyamet günü rezillik ve pişmanlıktır.” buyurmuştu. Bunun yanında, “Siz yöneticiliği çok isteyeceksiniz. (Oysa) o, kıyamet gününde pişmanlık olacaktır.” hadisi de ehil olmayanlara, bu hususta kabiliyet ve birikimi olmayanlara yönelikti. Allah Resûlü’nün anlayışında, görev alma hususunda ihtiraslı olanlara da yer verilmiyordu. Ebû Musa el-Eş’arî şöyle anlatıyor: “Amcaoğullarımdan ikisiyle birlikte Peygamber’in yanına girdim. Onlardan birisi, ‘Yâ Resûlallah, Yüce Allah’ın seni hâkim kıldığı yerlerden birine bizi yönetici yap.’ dedi. Diğeri de buna benzer bir talepte bulundu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav), “Vallahi biz, talep eden ve hırslı olan kimseye bu görevi vermiyoruz.” buyurdu. Buradan anlaşılıyor ki yönetici tayininde dikkate alınan özellikler, kişinin soyu, toplumsal mevkii değil, Allah’ın Yüce Kitabı’nda ortaya koyduğu adalet ve hakkaniyetti. Fakat bununla kalmıyor, asıl uyarı idare yetkisi olanlara yapılıyordu. Nitekim Yemen’e vali olarak atanan Muâz b. Cebel görev yerine doğru yola çıkarken Allah Resûlü ona, “Ey Muâz b. Cebel! İnsanlara güzel davran.” diyerek uyarıda bulunmuştu. [12]

Toplumdaki görevlendirmelerde ehliyet ve liyakatın yerini, adam kayırma, rüşvet ve torpil alırsa muhakkak bu toplumdaki güveni ve adaleti ciddi biçimde zedeler. Toplumda bir iş söz konusu olduğunda, bu işe ehil ve yeterli kabiliyette olanlar değil de bir kısım gayri meşru vasıtalarla farklı insanlar geldiğinde artık toplumda çatırdamalar başlayacaktır. Nitekim tarihte yıkılmış devletlere baktığımızda toplumdaki vazifelere ehil kişilerin gelmediği ve bunun neticesinde de devlet içerisinde işlerin doğru ve istikametli şekilde yürümediği ve en nihayetinde de devletin sonuna gelindiğini müşahede ederiz. Hz. Peygamber, adam kayırma, rüşvet ve torpili kesin bir dille yasaklamış olup, görevlendirmelerde insanların sosyal statülerine, ekonomik durumlarına bakmaz, bu işe olan kabiliyetini her zaman ön planda tutardı.


[1] Köksal, Cüneyd, Osmanlılarda Adalet Kavramı, ‘’Osmanlı’da İlm-i Fıkıh: Alimler, Eserler, Meseleler’’ in içinde, İstanbul: İSAR Yayınları 2017, s.342

[2] Kalkışım, Muhsin, Kutadgu Bilig’de ‘’Adalet’’ Değeri, Mavi Atlas GŞÜ Edebiyat Fakültesi Dergisi, Güz 2013, sayı 1, s.91’den naklen: Demir Ömer, Acar Mustafa, (1992), Sosyal Bilimler Sözlüğü, İstanbul, Ağaç Yayıncılık 1992, s.16

[3] A‘râf 7/159, 181, Çağrıcı, Mustafa, ‘’Adalet’’ md.,İstanbul, DİA, C.1, s.342

[4] Nûr 24/48-51

[5] Mâide 5/8; Nisâ 4/3; Âl-i İmrân 3/75

[6] Çağrıcı, Mustafa, ‘’Ahlak, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 1989), 1: 342.

[7] Uğur, Mücteba, Asr-ı Saâdet’te İslâm I, Ensar Neşriyet, Heyet, İstanbul, 2006, s. 127-129

[8] https://www.siyerinebi.com/tr/merve-mahmutoglu/adalet-sultani-hz-omer-ra (Erişim tarihi 26.04.2019)

[9] Aygün Akyol, Mevlüt Uyanık ve İclal Arslan, İslam Felsefesi Tanımlar Sözlüğü, Elis Yayınları, Ankara, 2016, s.25,26

[10] Nisâ 4/58

[11] http://www.ilimrehberi.net/dini-ilimler/fikih/2661-islam-da-ehliyet-ve-liyakat.html (Erişim tarihi 26.04.2019)

[12] Kurul, Hadislerle İslam Cilt 7 , Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2016, s.218 – 219

Tagged : # # # # # #

Tuğrul Kütükcü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir